Sandığın Sakladıkları
Zamanın elleriyle, santim santim istifleyerek doldurduğu bir sandıktı o. Sade, az oymalı, her yere, her renge, her eşyaya uyan cinsten…
O gece daha iyi anladım.
Benim için çok değerliydi.
Bir süre önce, taşıyan adamları gözlerimle kontrol ederek, onun incitilmeden baş köşeye konulmasını istemiştim. Sonunda yerini bulmuştu.
Taşınma telaşı, yerleşme, iş, güç, sonrasında da şu tüm dünyayı sarsan hastalık… Biraz alıştığımızda duruma, yeni eve de alışmıştım, yerleşmiştim iyice. Evde geçirmek zorunda kaldığımız bu zamanlarda, bir çok şeyin yeri değişti. Ama onun yeri sabit.
Bir gece ses seda çekilmişken ortalıktan, sandıkla bakışırken yakaladım kendimi.
Tam kapağını açacakken…
Hani falcılar vardır ya… Ters çevrilip, tabağa kapatılan fincanı, daha açmadan konuşmaya başlarlar. O da ben kapağını açamadan konuşmaya başladı işte.
Yıllarca uzak bir evde tek başına beklemişti.
Annemden hediye, içi, umutlarla, iyi dileklerle, göz nuruyla, emekle doldurulmuştu zamanında. Anneden ilk göz ağrısına. Zorlandığım, yorulduğum, altından kalkamadığım zamanların ilacıydı o. Eskiden, kapağını açıp, düzeltme bahanesiyle içindeki her kumaşın dokusunda, her oyada, nakışta anneme kavuştuğum, içten içe onunla konuştuğum, onun ellerini, dileklerini bulduğum. Gerçekleşemeyen o dileklerden ve halimden utanıp, kırık dökük duygularda, içinde yok olmayı bile hayal ettiğim sandık.
İşte o gece yakaladı beni. Neler gördü geçirdi, nelere şahit oldu o. “Yapma” dedim… “anlatma, ben unutmaya yıllarımı verdim”
“Korkma” dedi “niyetim birşey hatırlatmak değil, üzmeyeceğim seni”
Ve sonra başladı anlatmaya…
Karadeniz’in bir ilçesinde beni yapan usta konuşurken duydum. Kalmayacakmışım oralarda. Bir genç kızın annesi ısmarlamış beni, arkadaşı aracılığıyla. Yapılışım tamamlandıktan sonra, sımsıkı sardılar sarmaladılar çizilmemem için, sonra başladım yolculuğa…Önce uzak bir şehirde, bir eve gittim. Benim siparişimi veren annenin eviymiş, baktı sağıma soluma, beğenmiş olmalı ki mutlu mutlu dokundu bana. Sonra elleriyle yaptığı, bir çok şey koydu içime. Hep güzel dilekler dileyerek, güzel dualar ederek. Ve sonra aynı şehirde başka bir eve yolladı.
Sana…
Asıl senmişsin sahibim. Yerimi ayarlamıştın önceden. İlk gün içime konulanlara baktın… “Ah anne, nerede kullanacağım bunları” dedin. Yine de tek tek gülümseyerek her birini açtın, baktın tekrar katladın, kapattın kapağımı.
Sen taşındın, ben taşındım, sen büyüdün, ben renk aldım. Sen her geçen gün sessizleştin. İçin gürültülü, dışın sessiz yıllar geçirdin, ben seni seyrettim. Çok yalnız kaldın, sustun, sustun, bir çok şey yaşadın… Daha da içine kapandın. Sonra bir oğlun oldu. Seyrettim onun büyümesini, kah önümde emekledi, kah üstüme oturttun yemek yedi, kah merak edip içimi karıştırdı. En çok onunla konuştun, gözlerindeki hüzün gündüz onunlayken azalır, o yatınca yerine gelirdi. Duyuyordum içindeki sesleri, okuyordum gözlerini, kızıyordum sessizliğine, bir taraftan da anlıyordum seni, görüyordum sessiz kalma sebeplerini. Sen içine, ben içime attık düşündüklerimizi.
Ama o gün… o gün başka…
Bir sandıktan özür dilenir mi? Sen benden diledin…
–Baş köşemdin yıllardır. Bu gün başka bir sandık geliyor. O da başkasının baş köşesi olacakmış, yerin değişecek, şimdi o buraya konulacakmış. Sabret, her şey geçecek biraz sabret… dedin. Gerçekten yerim değişti. “olsun” dedim. Hepsi tamamdı da, neden “sabret” demiştin onu anlamamıştım. Meğer çoktan karar vermişsin, sen de sabredermişsin. Geçmesini beklediğin zor zamanlar varmış. Sonra bir gün içimdekileri boşaltmaya başka yerlere koymaya başladın. Gece gelip yanıma yine dokunarak sevgiyle…
–Seni bir süre yalnız bırakıyorum. Ne zaman bilemiyorum, ama mutlu günler gelecek, sen sabret, gün gelecek, yine baş köşeme koyacağım seni… dedin ve ertesi gün gittin. Gittin… gelmedin, aylarca, yıllarca gelmedin… Taş olsa çatlardı, ben sandığım taş değil, içime attım, içime saydım günleri, ayları, yılları ve bekledim. Kaç yıl bilemedim. Kaldığım yerde hiç bir şey görmemek için gözümü kapattım, kulağımı tıkadım, sendin sahibim, seninle kaldığımız yerden devam edeceğiz diye bekledim.
Ve bir gün geldin….Çok da değişmiştin. Neşeliydin, keyifliydin…Gülüyordun, konuşuyordun. Dokundun tozlu kapağıma, sonra eğildin…
–Haydi, evimize gidiyoruz... dedin.
Baş köşeye koydun beni, yıllar önce söylediğin gibi. Bir süredir seyrediyorum, gerçekten mutlusun, huzurlusun. Koşuştursan da, yorulsan da… Günün sonunda ışığı mutlu kapatıyorsun…
Şimdilerde üstümde evin kedisini ağırlıyorum. O da huzurlu, kimi zaman dışarıyı seyrediyor, kimi zaman uyuyor, kimi zaman da merakla üstümden bakarak sizi takip ediyor. Sevdim ben bu yeni konumumu.
Yalnız, son günlerde dilinde hep aynı söz… Telefonda hep aynı konuşma. Annenle konuşuyorsun, endişeleniyorsun, elin kolun bağlanmış. Bir hastalık varmış… Dünya durmuş, kimse kıpırdayamıyormuş yerinden, şehrinden. Sen de onu görmeye gidemiyormuşsun. Sen onu, o seni çok özlüyormuş…
O zaman ne duruyorsun…
Aç kapağımı, yıllardır boş duran içime tekrar doldur asıl konulması gerekenleri. Yıllar önce annenin doldurduğu gibi… Dualarla, iyi dileklerle koy o örtüleri, dantelleri, nakışları…
Ve artık bu kez, farklı olarak mutlulukla, ve artık bu kez, dişinle tırnağınla sahip olduğun bu huzurunla, utanmadan, hisset uzakta olan anneni, çek kokusunu içine, dokun onlara, annenin ellerine dokunur gibi…

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


