HAYVANA, SÜTE, YUMURTAYA BUNU NASIL YAPTINIZ?

 “Yoğurtlar neden bozulmuyor” yazısı… anneannemiz bu yazıyı kesmiş getirdi benim önüme attı ve “Sen bunu biliyor musun?” dedi. Herşey böyle başladı. Ondan sonra araştırdım ve bu konu ile alakalı dört yazı kaleme aldım. Bu yazıların sonuncusunu yazarken de hüngür hüngür ağladım. Hayvana, süte nasıl bunu yaptınız? Hayatımdaki son hıçkıra hıçkıra ağlamalarımdan biridir.

Ne yapıyorlar hayvanlara da bu kadar ağladınız bu konuya?

Hayvanı daracık kapalı bir alanda tutuyorlar. Gezmesi söz konusu değil. Yavrusundan, doğar doğmaz ayırıyorlar. Hayvanı yavrulatmalarının tek bir nedeni var, o da süt verebilme yeteneğini kazanması. Annenin önüne konulan genetiği değiştirilmiş yemlerle süt benzeri bir şey elde ediliyor, ama aslında “hayvanın hüznü” sağılıyor. Süt endüstrisinin ve süt üretiminin esası yavruyu anneden ayırmak ve bir daha göstermemek üzerine kurulmuş. Yavru da köpek kulübesine benzer üç metre kare kadar bir alanda tek başına kalıyor. Elinizi uzattığınızda doğrudan emmeye başlıyorlar zaten parmaklarınızı. Şimdi bana söyler misiniz? Bunun insanlıkla alakası var mı sizce? Bu adamların yatacak yeri yok.

Bazı süt tesisleri sahipleri gelen sütün nasıl elde edildiğinin farkında bile değil. Sadece modern yöntemlerle daha çoğunu elde ediyoruz diye seviniyorlar. Ama yavrunun annesinden ayrılması hayvanın önüne genetiği değiştirilmiş soya, mısır takviyesi konması, yeminin kimyasal alaşımı; bunların hiçbirinin farkında değiller. Tesiste süte öyle bir işlem yapılıyor ki, süt süt olmaktan çıkıyor ekşime özelliğini kaybediyor.

O zaman biz süt içmiyoruz…

İçmiyoruz tabi. İnek yurtdışından geliyor. Holstein ırkından onu da zaten Holstein boğalar döllemiyor; döl ayrıca satılıyor. Sıvı azot içinde getiriyorlar.

Sosis, salam olayı da ayrı fiyasko ne yediğimiz belli değil. Bunların yapım yönteminin süt üretiminden çok farkı yok. Üretilen sütü borularla iletip, enerji değiştirici makineden yüksek basınçla geçirdiğiniz takdirde, biraz tat değişikliği olmakla birlikte bozulmazlık durumu elde edilebiliyor. Ondan sonrasında paketlenip, ambalajlanıp satışa sunuluyor. Bozulmadığı için de küçük üreticiye karşı büyük bir avantaj sağlanıyor. Beri yandan kendi kurdukları akademilerden yetişenler eğitimlerini yurtdışından almış gelmiş oluyor. Onlar da doğal olarak “sokak sütü mikrop saçıyor” zihniyetini yaymaya başlıyor Bir süre sonra önce köylü inanıyor bu zihniyete. Adam bin yıldır kendi hayvanını sağmış ama bu zihniyete kolayca kanabilmiş. Ben de inanamadım önce bu durumun böyle gelişmesine. Lakin nasıl fark etmemiş olduğuma da inanamadım, bir akıl bağlanması tam anlamı ile.

Bakanlığa homojenize yoğurt götürmüşler. Bakanlık tadına bakmış tabii. Ekşiyip ekşimediği meselesini hiç dikkate almamışlar. Bakanlık zaten mikrobik bir durum var mı, ona bakıyor. Tabii ki yok. İleri derecede hijyenik görünüyor, orijinalle tadı tutuyor. Ekşiyip ekşimediği kimsenin aklına bile gelmez.

Yapay bir lezzet geliştirilmiş yani. Bayıla bayıla yediğimiz patates kızartmaları da öyle. Gastronomi bölümlerinin bir kısmının kuruluş amacı insanlara bu patatesleri tatlı tatlı yedirmek. Buralar şef aşçı falan yetiştirmiyor. Patates kızartmasını cazip hale getirecek ketçap, mayonez gibi ürünleri pazarlamak için kuruluyorlar. Sistem, ürünlerin pazarlanması için bu arkadaşlarımızı yetiştiriyor. Doğrudan damak zevkine hitap ediyorlar. Barbekü sos mesela. Yapay et tadı verilmiş. Son derece de lezzetli baktığınızda.

Süt olayına dönersek…. Açık sütün mikrop yaydığı, merdiven altı olduğu şeklinde bir algıyı oturtmuşlar. Bu algı kutu süt piyasaya girdikten sonra oluşmuş. Kutu sütün satabilmesi için açık sütün ortadan kaldırılması gerekiyordur. İyi kötü bir alan kazandılar. Süt konusunda yaptığım söylemlerde amacım bu kaleyi geri almaya çalışmaktı. Ortalamaya baktığınızda da almış gibi görünüyoruz. Hâlâ piyasada ambalajlı ürünler satanlar var, ama açık süt olduğu sürece ambalajı isterlerse altından yapsınlar, açık sütün önüne zor geçerler. Zaten burada esas olan da kutu ambalajın satılmasıdır, içindeki çok önemli değildir. İçine hiçbir şey bulamasalar sıvı çorba koyarlar, nitekim onu da yaptılar.

Ben çocukluktan erişkinliğe geçerken şişe süt vardı. Sonra şişe süt devri kapandı, kutu süt patladı.

Bu kadar büyük bir pazardan ve reklam kampanyalarından sıyrılıp açık sütün tekrar gündeme gelmesi ciddi bir başarı aslında.

Kesinlikle, açık sütte de tavukta da başarı var. Domino taşı etkisi gibi. Birini düşürdüğünüz anda hepsi peşinden gelir. Ancak bunun can acıtıcı olmadan gerçekleşmesi lazım. Yarattığınız etkinin karşılığı olması gerekir… Herkes “açık süt istiyorum, çayırda otlamış ineğin sütünü istiyorum” derse ve bunun karşılığı yoksa, söylemlerin de anlamı kalmaz.

Zaman içerisinde başta manda üreticileri olmak üzere küçük süt üreticileri toparlanmaya başladı, ama bizim esas davamız, milletimiz üzerinde kalmış olan aşağılık duygusunu ortadan kaldırmak. Bu aşağılık kompleksi olduğu sürece market raflarından ambalajlı ürüne yönelmeye devam edeceğiz Bozacının geçmesini nostalji olarak hatırlıyoruz ama, boza dediğimiz zaman aklımıza hemen hijyenik olup olmadığı geliyor. Bozanın hijyeniği olmaz ki. Boza zaten mayalanmış, yani fermente bir üründür, bunun içinde başka bir şey üremez.

Zaman zaman gıda mühendisi arkadaşlarımız çalışmalar yapıyorlar. Yoğurdu hazırlama üzerine tarif ettiği yöntem süt tozunun sulandırılması ile başlıyor. Yani ortada süt de yok. Nereden geldiğini bilmediğimiz bir süt tozu kullanılıyor. Muhtemelen Çin’den geliyordur. Süt tozundan rahatlıkla yoğurt yapabilirler. Kıvam belki sorun olur ona da jelatin katarlar, tadını da taklit ettikten sonra alın size ambalajlı yoğurt. Nitekim bu konuşmalardan bir tanesini mandıra sahibi biriyle bizzat yaptım. Adam öyle heyecanlandı ki, gaza geldi. “Ya hocam bizim peynir üretmek için süte de ihtiyacımız yok” dedi. Açık açık söyledi bunu. Tabii ki, süt tozu ile üretebilir.

Marketlerde şarküteri reyonlarında gerçek olan ne var o halde?

Bir tek eski kaşarı bulursunuz. Kilosu otuz, kırk liradan aşağı olmaz onun da. Onun dışında raflarda marketlerin kendi markası olarak ambalajlanmış eski kaşar kilosu on, on beş liradan güya avantaj ürünü diye satılıyor. Muhtemelen bu ürün bir miktar renklendirici, patates püresi, eski kaşar aroması ile hazırlanan çakma kaşardır. Birebir eski kaşarın aromasını yapmış adamlar. Ayıramazsınız gerçekle sahtesinin lezzetini. İşte bu yüzden, bu alan eğer geri kazanılmazsa yeni neslin sağlıklı kalması, başarılı olması mümkün değil.

Son beş yıldır gündeme taşıdığımızdan beri açık süt satışında artış oldu ama sistemde bir değişiklik yok, aynı şekilde devam ediyor. Genetiği değiştirilmiş yem miktarında azalma diye bir şey söz konusu değil. Bunları artık tepeden çözmek gerekiyor. Bunu üreticinin insafına bırakarak çözmeye kalkarsak mümkünatı yok. Bu düzenin değişmesi gerekiyor. Bunların geriye basması gerekiyor.

Hep beraber uyuduk, yeni yeni uyanıyoruz. Endüstri açısından önemli olan, bir olay karşısında ortak ses dalgasının oluşmasını engellemektir. Bunu yoğurtta, sütte ve piliçte başaramadılar. Çünkü ses dalgası oluştu. Bizim en büyük şansımız millet hatırlıyordu. Bundan on yıl sonra konuşuyor olsaydık bunları kimse hatırlamayacaktı. Çünkü bunun esas halini bilen kuşak da hakkın rahmetine kavuşmuş olacaktı. Üç beş kişinin de “hakikaten bu adam doğru söylüyor, bu iş böyle olmaz, böyle değildi” lafı bir etki yaratmaz. Ama anneanneler, babaanneler, dedeler olaya vakıf olunca “Bu böyle olmaz!” dediler. Ne oldu, şehirlinin ev yoğurdu yapması moda oldu. Mesela eskiden gezen tavuk yumurtası diye bir şeyden haberdar değildik. Şimdi herkes gezen tavuk yumurtası peşinde. Bunu eski kuşak yeni kuşağa hatırlattı. Ama şu da bir gerçek ki, elli, altmış milyon kişi hep beraber uyuduk, yeni yeni uyanıyoruz.

Bu da terörün başka bir versiyonu değil mi?

Mersin’deki bir istihbaratçı bana şöyle demişti o dönem. “Hocam biz yıllardır boşuna terör örgütleri ile uğraşmışız, terörün hası buradaymış.”

Bizde yoğurt ve tavuk neden bu kadar çok ses getirdi?

Çünkü Türkiye’de ana tüketim ürünlerinden bir tanesi yoğurt. Bizim milletimiz süt içmeyi çok sevmez. Ama yoğurdu değiştirdiğiniz anda insanlar bunun biyolojik eksikliğine, farkına maruz kalır. Piliç tüketimine yönelmenin nedeni ise fiyatı. Tavuk daha pahalıydı. Pilicin piyasaya girmesi ile fiyatlar düştü. İnsanlar birden ona yöneldi.

“Konuşmalarınızdan pilicin bildiğimiz tavuk olmadığını öğrendik milletçe. Pilice ne yapıyorlar, hayvan ne yaşıyor bu süreçte?

Pilicin durumu da inekten farklı değil. İçler acısı bir durum insanlık adına. Bu hayvanı kırk günde büyütüyorlar. Hiç güneş görmüyor o süre zarfında. Anasını manasını zaten görmüyor, kuluçkadan çıkartıyorlar. Bir kümese civcivler salınıyor. Ondan sonra kırk beş gün boyunca bu civcivler besleniyor. Kırk beş günde bu hayvan iki buçuk kiloya ulaşıyor. Doğada böyle bir değişim söz konusu değil. Arkasından da hayvanları kesime gönderiyorlar ve kümes kapanmış oluyor. Kümesler temizleniyor. Hayvandan atık olarak çıkanlar gübre bile olamıyor. Serbest gezen hayvan aslında ortamı gübreliyor. Bu hayvanlar ise kimyasalla beslendiklerinden, onlardan çıkanlar da tamamen kimyasal atık oluyor. Çukur açıp gömüyorlar, oradan da yer altı sularına karışıyor maalesef. Tavuk gübresi çok kıymetli bir şey. Şu anda mevcut olanı ise hiçbir işe yaramayan atıktır ve zehirlidir. Çevre açısından da son derece zararlıdır. Yani insanoğlunun aç gözlülüğü bu. Fakat atılan kurşun, silahı tutana geri dönüyor, onun farkında değil.

İnsan akıl tutulması yaşıyor öğrenince.

Başka bir konuya atlayacağım ama aklıma gelmişken sormak istedim. İçtiğimiz sular da bir anda değişime uğramadı mı?

Su için de bir gün “Kapağı kaynağında kapatılacak” dendi. Böylece ambalaj sektörünün önü açılmış oldu. Gıda endüstrisi ile ambalaj endüstrisi kardeş aslında, biri olmazsa öbürü olmaz. Su için bunu gündeme getirdiklerinde bir gecede bir şirket ortaya çıktı ve damacanalarla tanıştık. Ardından da su istasyonlarının hepsi kapatıldı. Memleketin mevcut su kaynakları ucuza kiralandı, su ambalaja girdi, devlet de vergisini almaya başladı.

O zaman da köpürte köpürte “suda mikrop var” konusu tartışıldı. Devasa bir kriz çıktı. Entelektüeller böyle şeyleri tartışmayı sever. Su içiliyordu nihayetinde, bırakın ishal salgınlarını, tek bir vaka bile yoktu. Dolayısıyla bu kez de konuyu kapatabilmek için elimden gelen gayreti gösterdim. İnsanlar illa ambalajlı su mu alıp içecek ya da elini yüzünü yıkayacak? Baktım tüm çabalarım boşa çıkıyor, o zaman anladım ki bu suyun ambalajlı satılması isteniyor.

Küçük çiftçiyi nasıl saf dışı bıraktılar?

“Açıkta tavuk besleyemezsiniz” diyerek köylünün tavuğunu elinden aldılar. Herkes gezen tavuk arıyor, gezen tavuk yumurtası istiyor. Ama küçük çiftçinin bunu sunabilmesi için “Kaf Dağı’nın ardındaki elmayı” bulup getirmesi bekleniyor. Bu adamın eti ne budu ne? İki yüz elli tane tavuğu ya var ya yok. Bu tavuklardan kaç yumurta alacak da satacak. Ne kadar kâr edecek ki…

Zaman zaman su ürünleri fakültelerindeki “maaşlı elemanlar” balıklarda ağır metal var söylemlerinde bulunuyormuş. Çünkü pilicin muadili balık. Beyaz et diye görülüyor, beri yandan çiftlik balıkçılığının önü açılıyor. Endüstrinin oyunlarından biri de bu.

Ara ara gündeme bomba gibi düşüyor. Ağır metal var balık tüketmeyin diyorlar. Nedir bu durumun aslı?

Bunlar kasıtlı yapılan hareketler. Mantıken böyle bir şey olması söz konusu değil, varsa da yenmeyen kısımlarda birikir. Bu konuda bütün yayınlara baktım. Bizim yemediğimiz kısım olan solungaçlarında ve iç organlarında birikiyor.

Bir “network”, iş ağı oluşturulmuş. “Network”un bir ucunda ilaç endüstrisi var ister istemez, öbür ucunda gıda endüstrisi var. İlaç endüstrisi aynı anda hem besicilik için ilaç üretip, hem kanser için ilaç üretiyorsa ben bir şeyleri bizden çok daha iyi bildiğini düşünürüm.

Yumurta konusuna dönersek; yumurtacılar ne yaptıklarının farkında bile değiller. Endüstriyel yumurta üretimine dek bir sorun yokmuş. Gerçek yumurta olduğu dönem, hayvan serbest bırakıldığında doğada ne bulursa onu yiyor. Genellikle domatesin kabuğu, yeşil biberin kalıntısı gibi şeyleri yiyor. Yumurtanın sarısı da bunlarla ton kazanıyor. Eğer kış aylarıysa yumurta verimi de doğal olarak düşüyor. Olması gerektiği gibi.

Yumurta endüstrisi entegre sisteme geçtiğinde, önce tavukları küçük bir kafesin içine tıkıyor. Yaklaşık kırka kırk santimetre boyutlarında. Üç tane tavuk sığdırıyorlar içine, hayvan  dar alan stresine girdiğinden bol, ama kortizonlu yumurtluyor. Kurulan sistemde kafesin bir yanındaki banttan yem akıyor, diğer yanındaki banttan yumurta toplanıyor. Hayvanlar karanlık ortamda tutuluyor ve bir anda ışık veriliyor. Işıkla uyarıldıklarında yumurtlama eğilimi ortaya çıkıyor. Bant bu yumurtaları toplayıp götürüyor.

Bu hayvan yaklaşık yüz seksen gün üretimde kalıyor. Yüz seksen gün sonra son bir hamle, üç gün aç bırakılıp, mermer tozu yediriliyor ve son bir kez daha basılıyor şaltere. Bu son hamle ile alınabilecek yumurtalar da alındıktan sonra hayvanlar itlafa gönderilip yeme çevriliyor. Şimdi bunun insanlıkla bir alakası var mı? Tekrar soruyorum. Vatandaşın anlamasını istedim mesele bu. Vatandaş bana hâlâ geliyor, “hangi yumurtayı yiyelim” diyor. Artık öyle bir hale gelmişiz ki, yozlaşmanın dibindeyiz. Tamam, yumurta yiyelim ama hayvanın canı yok mu? O da normal koşullarda yaşama hakkına sahip değil mi? Ağır konuşuyorum zaman zaman ama gerçek mesele bu. Hâlâ “sütü nereden alacağız, yumurtayı nereden alacağız” derdindeyiz. Mesele o değil ki, bizim davamız öbürkü. Bunu geri çeviremediğiniz takdirde durum çok parlak değil. Bu acımasız üretim biçiminin artık aklını başına devşirmesi gerekiyor. Bu nasıl sonlanır. Ya insan kendi kendini sonlandırır ki yeryüzünde bu çok da zor bir şey değil. Doğa yine yaşamını sürdürür.

Bu sistem gıdanın ucuzlamasını sağlıyor. Ama gıda yapay yollarla ucuzlayınca insanın da fiyatı ucuzluyor. Vatandaş beş liraya tavuk yediğini zannediyor, aslında yemiyor. “Evladının geleceği gidiyor elinden, canın yanacak” diyorum konuşmalarımda. Algılamakta zorlanıyorlar. İnsanlar hâlâ “acaba kazıklanıyor muyum” derdinde. Çoktan kazıklanmışsın güzel kardeşim. Bunu artık anla. Geleceğin elden gidiyor. Biz insanlığımızdan çıkmışız. Biz hayvanlara eziyet ediyoruz. Herşeyin bir yaşama onuru var. Doğaya iyi davranmak zorundayız ki, doğru düzgün ürün versin.

Sen kendi memleketindeki insanların doğru düzgün tavuk yemesinden mesulsün ve hayvanın hakkını koruyacaksın. Zootekni diye birtakım birimler kurulmuş, anlamı “hayvan teknolojisi”. Bu bölümü kurup veteriner görevlendiriyorsan, o zaman hayvanın refah içinde yaşamasını sağlayacaksın, yani dengeyi bulacaksın. Bu hayvanın asgari besinini alıp yavruları ile mutlu bir yaşam sürmesini garantileyeceksin ki, sen de yediğin zaman ondan fazladan kortizon alma. Hayvan sürekli ışık baskısında yirmi üç saat yemek yiyor, bir saat uyuma fırsatı veriyorsun, hayvan şiştikçe şişiyor, bir süre sonra yürüyecek hali kalmıyor ve kemikleri kırılıyor. Su içebilmek için suluğun yanında uyumak zorunda kalıyor. Sonra da bu hayvanı kesip bize sağlıklı beyaz et diye satıyorsun. Yapmayın Allah aşkına! Bu dejenerasyon düzeyindeki adamlar paraya para demiyor.

Esas davamız esas meselemiz de buraya geliyor. Bunu biz geri çevireceğiz. Çevirmek zorundayız. Süt ve yoğurt konusundaki son yazıyı yazıp ağladığım gecenin ertesi günü yer yerinden oynayacak zannettim. Hiçbir şey olmadı…. Sonra baktım ki olmuyor, öğrencilere gittim anlattım. Ben bu çocukları yedirmem bu sisteme.

Şu piliçlerle, ineklerin başına gelen olay beni mahvetti. Konuyu dağıtsak biraz.

Dağıtalım….

Aşk konuşalım mı?

Konuşalım tabii.

Mevsimlerin kızı Eylül... Eylül'ün ise en bebek saati... Ankara'da... Bir Seher Vakti doğmuşum... Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim, Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım, Hayatı sevmişim herşeye rağmen, Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm... Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim.. Ne yaparsam yapayım aşk'la yapmayı seçmişim... dil'den değil kalp'ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim. Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk'ta takılıp kalmışım... evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim... İstanbul'a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim... Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım...

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Yorumlarınızı merak ediyoruz.x
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.