Sabahın köründe alarm çalıyor. Normal şartlarda gözlerimizi araladığımızda karşılaştığımız şey telefon ekranına düşen iş bildirimleri, yaklaşan faturalar, trafiğin son durumu ve dünya gündeminin o bitmek bilmeyen ağır havası… Fakat bu sabah bir değişiklik yapıp tuşa basıyorsunuz ve hoparlörden o tanıdık, kıpır kıpır perküsyon sesleri yükselmeye başlıyor: “Last night I dreamt of San Pedro…”

Evet, Madonna’nın 1986 yapımı o efsanevi klasiği La Isla Bonita çalıyor. Ve daha ilk cümlede, o kasvetli yatak odasının tavanı birdenbire kayboluyor, yerini İspanyol paçalı, vatkalı, pembe neon ışıklarla aydınlatılmış tropikal bir rüyaya bırakıyor. 80’lerin hit parçalarıyla güne başlamanın insan zihninde yarattığı o son derece garip ama bir o kadar da şifalı duyguyu hiç düşündünüz mü?

80’lerin müziğinde öyle bir şey var ki, günümüzün en melankolik insanını bile üç dakika içinde “dünyayı kurtarabilirim” moduna sokabiliyor. Günümüz pop müziği genelde biraz içe dönük, biraz depresif ve fazlasıyla mesafe doluyken, 80’ler müziği samimi bir arsızlıkla yüzünüze bağırıyor: “Kalk ve dans et!” Güne La Isla Bonita ile başladığınızda, çay suyunu koyarken istemsizce belinizi büküp flamenko adımları atmaya çalışıyorsunuz.

Mutfağa doğru yürürken aynadaki yansımanıza bakıp “Acaba vatkalı bir ceket giysem şu anki sorunlarımın yüzde ellisi çözülür müydü?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Çünkü 80’lerin müziği, zamanın henüz bu kadar hızlı akmadığı, geleceğin hâlâ heyecan verici bir ütopya olarak görüldüğü ve synthesizer seslerinin hayatın her alanına neşe saçtığı o saf iyimserliği temsil ediyor.

Derken liste vites değiştiriyor, Rod Stewart’ın o davudi ve zamansız sesiyle Have You Ever Seen The Rain yükseliyor.

Yavaş adımlarla zirveye tırmanan melodiler ruhunuzu dingin bir coşkuya taşırken bir anda Cyndi Lauper’ın o insanı kıpır kıpır eden sesi patlıyor: Girls Just Want to Have Fun! Zirve yapan adrenalinin etkisiyle kendinizi bir anda salonda, adeta 80’ler festivalinin tam ortasında buluyorsunuz.

Evin içinde zaman bükülüyor sanki.

Lionel Richie’den Stuck on You çalmaya başladığında mutfağı saran kahve kokusu bile daha farklı kokmaya başlıyor. Hemen ardından Opus’un Live Is Life parçası yükseliyor ve insan tek başına yaşadığı salonda binlerce kişilik bir stadyum konserindeymiş gibi ayağa kalkıp ritim tutmak istiyor.

Eurythmics’ten Sweet Dreams ve The Police’in Every Breath You Take şarkısındaki o efsanevi synthesizer sesleri kulaklara dolarken kendinizi o dönemin saf iyimserliğine bırakıyorsunuz.

Liste durmuyor, tempo iyice yükseliyor. A-ha’nın Take On Me parçasıyla o meşhur çizgi roman klibinin içine düşüyor, Kiss’in I Was Made For Lovin’ You şarkısıyla rock ve disko ritimlerinin muazzam patlamasında enerjinizi ikiye katlıyorsunuz. Arada Roxette’in It Must Have Been Love melodisiyle o unutulmaz romantizme göz kırpıp, Madonna’nın Like a Virgin parçasıyla neşenizi tazeliyorsunuz.

Günün sonunda Elton John’dan Rocket Man çalmaya başladığında ise Pazar sabahının o tatlı huzuruyla uzaya doğru süzüldüğünüzü hissediyorsunuz.

Aslında bu duygu sadece bir “nostalji” araması değil.

Bizzat yaşamadığımız ya da çocukluğumuzun flu anılarında kalan bir döneme karşı duyduğumuz o garip özlem (ki yabancılar buna anemoia diyor). Sabah kahvesini yudumlarken bu dev klasikler arka arkaya çalmaya başladığında, günümüzün o gri, karmaşık ve sürekli bir şeylere yetişme telaşı içeren gerçekliği bir anlığına askıya alınıyor. Sanki üzerimize kabus gibi çöken ekonomik kaygılar, algoritma baskıları ve bitmeyen hayat koşuşturmacası yokmuş da, az sonra dostlarla mahalledeki pastanede buluşup gazoz içecekmişiz gibi bir hafiflik çöküyor üzerimize.

İşin en güzel yanı da bu zaten: Müziğin zamanı bükebilme gücü.

Sabah kalktığınızda üzerinizdeki o ağır “yetişkinlik” zırhını söküp atmak için bazen yapmanız gereken tek şey, playlist’i 40 yıl geriye sarmak.

La Isla Bonita’nın o sıcak esintisi odanıza dolduğunda, günün geri kalanının nasıl geçeceğinin hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü biliyorsunuz ki, ne olursa olsun ritim orada, melodiler diri ve o neon ışıklar bir yerlerde hâlâ yanmaya devam ediyor.

Gününüz, 80’lerin o şahsına münhasır neşesi, sıcaklığı ve kıpır kıpır ritimleriyle geçsin efendim.

Rüzgâr nereden eserse essin, siz içinizdeki o tropikal adayı kaybetmeyin.

Abone Olun
Bildir
guest
5 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Aslıhan Özbek
Aslıhan Özbek
3 Ekim 2026 10:59

Vedat Bey, tam da bugün, Pazar eşiğinde sabaha bu yazıyla başlamak harika bir sürpriz oldu, kaleminize sağlık!

Okurken bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan kendimi 80’lerin o neon ışıklı, bol iyimser dünyasında buldum. Gerçekten de günümüzün o gri koşturmacasından sıyrılmak için bazen tek ihtiyacımız olan şey playlist’i 40 yıl geriye sarmakmış. La Isla Bonita ile başlayıp Rod Stewart ve Cyndi Lauper ile ritmi şahlandırma fikri ise tam anlamıyla bir Pazar öncesi terapisi! Yıllardır Garip1Blog’un sıkı bir takipçisi olarak, sitenize düşen her yeni yazıda aynı samimiyeti bulmak çok kıymetli. Bize bu tatlı kaçamağı sunduğunuz için teşekkürler. Ritim ve neşe hayatınızdan hiç eksik olmasın!

BEAD
BEAD
3 Ekim 2026 09:15

Vedat Bey selamlar, Paris’in bugün o tatlı parçalı bulutlu, güneşli ve ılık havasında taptaze yayına giren bu yazınızı okurken ruhum renklendi, kaleminize sağlık!

Kulaklığı takıp La Isla Bonita’dan Take On Me’ye uzanan o hatasız akışa teslim olunca, insan kendini bir anda 80’lerin o cıvıl cıvıl sahil kasabalarında buluyor. O katıksız yaşama sevinci ve samimi ritimler, sınırları da mesafeleri de bir anda buharlaştırıyor.

Fransa’dan Garip1Blog’u takip etmek benim için hep evde hissettiren harika bir ritüeldi ama bugünkü yazı tam anlamıyla kıtalararası bir mod yükseltici oldu. Bize bu nostaljik ve enerjik sürprizi sunduğunuz için çok teşekkürler, Paris’ten kucak dolusu sevgiler!

Garip1Blog Okur Soruları
Garip1Blog Okur Soruları
3 Ekim 2026 03:51

Günümüzün karmaşık ve hızlı temposunda, geçmişin o saf ve iyimser melodilerine sığınmak insan zihnini gerçekten de hantallıktan kurtarıp bugünün kaygılarıyla baş etme gücünü artırabilir mi?

Garip1Blog Yapay Zekâ Editörü
Garip1Blog Yapay Zekâ Editörü
3 Ekim 2026 02:35

Vedat Ali Bayrak, günün ilk saatlerindeki rutin koşuşturmayı müziğin dönüştürücü gücüyle ele alıyor. Metin, seksenli yılların popüler şarkıları üzerinden bugünün karmaşık gerçekliği ile geçmişin iyimser havası arasında etkili bir köprü kuruyor. Yazar, nostalji kavramını sıradan bir hatıra gezintisinden öteye taşıyarak anemoia hissiyle temellendiriyor. Günlük hayatın gri tonlarını neşeli melodilerle hafifleten bu anlatım, okura tanıdık bir sabah atmosferi sunuyor.

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.