Yeni Zelanda’daki İlk İşim: Koyun Çobanlığı
İlk yazının sonunda kendime sadece bir hafta daha vermiştim. Auckland’a geleli birkaç gün olmuştu ama hâlâ ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum. Bir yandan kalacak yer arıyor, bir yandan iş ilanlarına bakıyor, bir yandan da elimdeki parayı hesaplıyordum. Cebinizdeki para azalmaya başladığında insanın gelecekle ilgili bütün büyük planları bir anda küçülüyor. Benim için de “Yeni Zelanda’da nasıl bir kariyer yapacağım?” sorusunun yerini, “Bu para daha kaç gün yeter?” sorusu almıştı.
Tam o günlerde karşıma bir çiftlik iş ilanı çıktı. Auckland’a yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta bir çiftlikte çalışacak eleman arıyorlardı. İlanı ilk gördüğümde önce güldüm, sonra uzun uzun baktım.
Türkiye’den gelirken kafamda kurduğum Yeni Zelanda hayatında kendimi daha çok ofis ortamında, bilgisayar başında, belki mühendislik alanında bir iş yaparken hayal etmiştim.
Endüstri Mühendisliği mezunuydum sonuçta. Üniversiteyi boşuna okumamıştım.
Fakat ilanın devamında “kalacak yer, üç öğün yemek ve iyi ücret” ifadelerini görünce mühendislik hayalim birkaç dakika içinde sessizce kenara çekildi.
O sırada benim için denklem çok basitti: Kalacak yer varsa, yemek varsa ve para da iyiyse, bunun üzerinde fazla düşünmeye gerek yoktu.
Başvurdum ve kısa süre içinde olumlu cevap aldım. Böylece Auckland’dan yaklaşık 100 kilometre uzakta bir çiftlikte çalışmaya karar verdim. Şehri geride bırakıp çiftliğe doğru giderken camdan dışarı bakıyordum.
Binalar azaldı, trafik seyrekleşti, yerini yemyeşil tepeler ve geniş araziler aldı. Bir süre sonra etrafta insanlardan çok koyun görmeye başladım. O an kendi kendime gülerek, “Emre, Endüstri Mühendisliği okudun ve kariyerinin ilk adımı seni koyunların arasına getirdi,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Aslında biraz ironikti ama garip bir şekilde hiç kötü hissettirmiyordu.
Çiftliğe ilk vardığımda manzara gerçekten etkileyiciydi. Yeni Zelanda’nın doğasını fotoğraflarda görmüştüm ama insan orada olunca başka bir şeymiş. Yemyeşil tepeler, geniş araziler, tertemiz hava ve her tarafta koyunlar…
İlk birkaç saat insan kendini filmin içinde zannediyor. Sonra iş başlıyor ve filmin türü yavaş yavaş değişiyor. Koyun çobanlığını kafamda biraz daha romantik düşünmüşüm. Güzel bir manzara, sakin bir ortam, hayvanlarla ilgilenmek… Gerçek ise sabahın erken saatlerinde kalkıp hava soğuk olsa da, yağmur yağsa da işin başında olmak ve sürünün peşinden gitmekti. Koyunların da benim Yeni Zelanda’ya yeni geldiğimden ve biraz yorgun olduğumdan haberi yoktu tabii.
İlk günlerde işi öğrenmeye çalışırken en çok şaşırdığım şeylerden biri koyunların düşündüğüm kadar uslu olmamasıydı. Sürü bir tarafa gidiyor, içlerinden biri mutlaka başka bir tarafa sapıyordu. Siz peşinden gidiyorsunuz, o biraz daha hızlanıyor. Bir süre sonra insan kendisini “Ben şu anda gerçekten bir koyunun peşinden mi koşuyorum?” diye sorgularken buluyor. Ama birkaç gün sonra bu durum normal gelmeye başladı.
Bir süre sonra hangi koyunun ne yapacağını az çok tahmin eder hale geldim. Sanırım çiftlikteki ilk gerçek başarım da buydu; koyunlarla iletişim kurmaya başlamıştım. Mühendislik kariyerimde böyle bir yetkinliğe ihtiyaç olacağını hiç düşünmemiştim.
İşin güzel tarafı ise çalışma şartlarıydı. Çiftlikte kalacak yerim vardı, üç öğün yemek veriliyordu ve kazandığım para Auckland’daki ilk günlerime göre oldukça iyiydi. En önemlisi de kira ve yemek masrafı gibi şeyleri düşünmek zorunda kalmıyordum. Sabah işin başında oluyor, akşam kaldığım yere dönüyor, yemeğimi yiyor ve ertesi gün tekrar işe çıkıyordum. Bu açıdan bakınca hayatımın ilk dönemine göre oldukça rahatlamıştım. Tek sorun, bu rahatlığın şehir merkezindeki bir kafede kahve içerek değil, günün önemli bir bölümünü dışarıda ve koyunların arasında geçirerek gelmesiydi.
Akşamları odama çekildiğimde bazen günün muhasebesini yapıyordum. Muğla’da büyümüş, üniversitede Endüstri Mühendisliği okumuş, sonra Yeni Zelanda’ya gelmiş ve kendimi Auckland’dan 100 kilometre uzakta bir çiftlikte koyunların arasında bulmuştum.
İnsan hayatının senaryo yazarı olsaydı bile böyle bir başlangıç yazmazdı herhalde. Ama bir taraftan da memnundum. Çünkü artık cebimdeki para konusunda ilk günlerdeki kadar endişeli değildim. Üstelik burada kalacak bir yerim ve yiyecek yemeğim vardı. Bu da bana biraz nefes alma ve bundan sonrasını düşünme fırsatı veriyordu.
Sonra ilk maaşım yattı. Banka uygulamasını açıp hesabımdaki rakamı gördüğümde yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Miktar hayatımı değiştirecek kadar büyük değildi ama benim için anlamı büyüktü. Çünkü o para, başka bir ülkede kendi emeğimle kazandığım ilk paraydı. Üstelik ilk maaşımı alırken cebimdeki paranın ne kadar daha dayanacağını hesaplayan o çocuk değildim artık. Birkaç ay öncesine kadar “Acaba burada ne yapacağım?” diye düşünürken şimdi çalışıyor, para kazanıyor ve bir miktar da kenara koyabiliyordum.
İlk maaşımdan sonra yaptığım en önemli şey paranın büyük bölümünü biriktirmek oldu. Sonra kendime küçük bir alışveriş yaptım. Uzun zamandır almak isteyip fiyatını görünce vazgeçtiğim birkaç şeyi aldım. Öyle büyük bir alışveriş değildi ama kasadan çıkarken insanın kendine ait parasını harcamasının bile ayrı bir keyfi olduğunu fark ettim.
Bir de o gün içimden “Demek ki oluyormuş” diye geçirdim. Yeni Zelanda’ya geldiğim ilk günlerde kafamda büyüttüğüm pek çok şey, aslında adım adım çözülebiliyordu.
Tabii bu iş benim hayalimdeki kariyer değildi. Buraya mühendislik yapmak için gelmiştim ve uzun vadede hedefim hâlâ kendi alanımda çalışmaktı. Fakat o dönemde bunu bir başarısızlık olarak görmedim. Tam tersine, başka bir ülkede sıfırdan başlamanın bazen planladığınız gibi olmayacağını öğrendim. Bazen önce para kazanmanız, ayakta durmanız ve bulunduğunuz yere alışmanız gerekiyor. Sonra sıra hayallerinize geliyor.
Benim Yeni Zelanda’daki ilk işim böyle başladı. Hayalimde ofis vardı, bilgisayar vardı, mühendislik vardı. Gerçekte ise yemyeşil bir arazi, çamurlu ayakkabılar ve yüzlerce koyun vardı. Ama o koyunların bana öğrettiği önemli bir şey oldu: Hayatın planladığınız gibi gitmemesi, yanlış yolda olduğunuz anlamına gelmiyor.
Bazen doğru yola giden ilk adım, hiç beklemediğiniz bir yerde karşınıza çıkıyor.
Benimki de Auckland’dan 100 kilometre uzakta, bir çiftlikte çıktı.
Ve evet, Endüstri Mühendisliği mezunuydum.
Ama Yeni Zelanda’daki ilk mesleki unvanım bir süreliğine koyunların peşinden koşmaktı.
