St. Ives – Vol-2 – Meddücezir
Meddücezir nedir bilir misiniz? Yada vücudunuzun her bir hücresinde meddücezir’in kendisini, ensenizde soğuk ve ıslak nefesini hissettiniz mi hiç?
Yirmili yaşlar çok eğlencelidir.
Hormonların tavan yapmıştır, dünyayı sen yaratmışsındır, altından kalkamayacağın, üstesinden gelemeyeceğin iş yoktur, sınırsız enerjin, aptallık seviyesinde özgüvenin ve cesaretin, ucu bucağı olmayan hayal dünyan, fırtınalı ruh halinle serseri mayın gibisindir.
Ya da biz öyleydik.
Geri dönüp baktığımda daha dün gibi geliyor ama bir ömür denecek kadar zaman geçmiş üstünden.
Üç bölümlük yazı dizisinin ikicisidir Meddücezir.
Tatilin ilk gününü maceralı bir yolculuğa heba etmemize rağmen neşeler tavan yapmış vaziyette kaldığımız pansiyondan çıkıp St. Ives’ın eski binalarla çevrelenmiş daracık sokaklarından yürüyerek yüksek dalga kıranlarla çevrilmiş minik koyun olduğu yere indik.
İrili ufaklı bir sürü balıkçı teknesi ile dolu rengarenk bir koy, tablo gibi manzara. Dalga kıranların üstünden atlayan devasa dalgalar ve rüzgar. Hayatımda bu kadar gürültülü dalga sesi duymamıştım. Dalga kıranın duvarlarına her çarpışında muazzam bir ses çıkartıyor, duvarın üstünden aşarak teknelerin üstüne dökülen suyun sesi eko etkisi yaratıyordu. Manzara inanılmaz olduğu kadar ürperticiydi.

Ufacık bir kafe bulup daldık içeriye. Kapıdan içeri girer girmez yüzümüze çarpan sıcak havaya karışmış tarçınlı elmalı turta kokusunu hala hissedebiliyorum. Kendimize bir masa bulup yerleştik, çayları ve elmalı turtalarımızı söyledik. Madem İngiltere’deyiz neden çayım ingilizler gibi sütlü olmasın değil mi? Değil. Olmasa da olurmuş, zaten bir daha da olmadı ama konu bu değil.
Bir saat kadar kaldığımız mekanda hayatımız boyunca hiç konuşmadığımız kadar havadan konuştuk. Havadan dediysem havadan sudan değil, bildiğin hava durumundan. İngilizlerin en sevdiği sohbet girişi. “Its a lovely weather, isn’t it?”, “Nope. its fu..king cold out there!” diyemedik tabi ki, o zamanlar o kadarı çıkmıyordu ama konu bu da değil.
Hesaplar ödendi ve çevreyi keşfe çıkmak için pansiyona, arabaya dönme vakti gelmişti ama ortada bir gariplik vardı. Dalga sesi yoktu artık, bırak sesi koca okyanus yoktu ortada.
Twilight Zone gibi.
Okyanus kaybolmuştu. Bir saat öncesinde suyun üstünde yüzen tekneler şimdi denizin dibinde kumun üstünde yan yatmış duruyordu.

Meddücezir ile gerçek anlamda ilk kez orada tanıştım. İkinci tanışmam ise daha muhteşem oldu ayrı konu.
İnanılmaz bir doğa olayı.
Devasa dalgaların duvarlarını dövdüğü dalga kıran, kumsalda gök yüzüne yükselen birer set gibi duruyordu karşımızda. Koca okyanus kaybolmuş ama kimsenin umrunda değil. Artık nasıl büyütüldüysek küçük Semih dua okumaya başladı. Hani bilsem bir iki dua kesin benden de çıkacak ama orta okulda din dersinden bütünlemeye kalmış adamım dua etsem kabul bile görmez. Tövbeli, bismillahlı ilk şaşkınlığı üzerimizden atıp “Allahın işine akıl sır ermez”le noktayı koyduk ve arabaya geri döndük. Daha gezecek, görecek çok yerimiz vardı.
Elbette geleneğimizi bozmadık ve 20 dakika sürmesi gereken yolu, kaybola kaybola uzun bir yolculuk haline getirerek Marazion’a vardık.
Karşımızda denizin ortasından yükselen St. Michael’s Mount duruyordu. Ufak adacık, tepesinde ufak bir kilise ve etrafı surlarla çevrili. Denizin ortasından bize bakıyordu. Ama bu İngilizler salak insanlarmış adaya ulaşmak için denizi doldurup yol yapmışlar, halbuki esrarını hiç bozmasalarmış, ulaşım teknelerle yapılsaymış çok daha otantik olurmuş. Ya da biz öyle sanıyorduk.
St. Michael’s Mount’a ulaşmak için önce kumsalı peşinden de 500 metrelik yolu yürümemiz gerekiyordu ama gözümüz yemiyor. Dışarısı buz gibi ve araba sıcacık. Genciz kanımız kaynıyor ama yürümek gibi eylemler bizi bozuyor. Bu kadar yolu uzaktan bakmak için gelmedik herhalde. Onlarca insan soğuk moğuk demeden gidiyor hatta gitmiş, dönüyor bile. Çözüm bizim sidikli Semih’ten geldi. “Abi, adamlar yol yapmış, demek ki araba gidiyor. Bu soğukta neden yürüyelim bas gaza gidelim.” dedi.
Yirmili yaşlar dedim ya, “aptallık seviyesinde özgüven ve cesaret” olayı.
Sahile inen yol da var hazır. Araba kuma saplanır kalır diye düşünenimizde yok, hedefe kilitlenmiş vaziyette sahilde ilerliyoruz. Parke taşlardan oluşan dar yola girdik ama yosunlu, biraz sıkıntılı ve yavaş bir ilerleyiş oluyor. Bu arada bizden başka arabayla giden olmadığı gibi yayan giden de yok ama dönen çok.
Yanından geçtiğimiz herkes garip garip bize bakıyor, el kol hareketi yapıyor, bir şeyler söylüyor. Yaptığımız tek şey saf saf sırıtıp el sallamak.
Dil bilmemek çok kötü bir şey.
Adanın dibine vardık, hafif bir tırmanış var ama bir türlü çıkamıyoruz, araba sürekli kayıyor, parke taşlar ıslak. Güç bela çıktık, tam arabadan ineceğiz adamın biri koşarak yanımıza yaklaştı. Bir şeyler söylüyor, saati gösteriyor ama anlamıyoruz. Dedik herhalde kapanıyor saati gösterdiğine göre, sonra duvardaki afişleri gösterdi.
Rengarenk, her mevsim çekilmiş bir sürü fotoğraftan oluşan kolaj. Adaya giden yolda yürüyen insanlar, tekneler vs.
Ama.
Bir sonraki fotoğrafta, ortada ne yol var ne de yürüyen insanlar.
İşte o zaman dank etti.
“GEL GİT. Deniz yükselecek lan” dedi Cem.
Telaş içinde adamın ne dediğine aldırmadan arabayı döndürüp gerisin geriye sahile doğru Allah ne verdiyse hızlıca ilerlemeye başladım. Gözüm dikiz aynasında sürekli, denizin yükselişini takip ediyorum ama önümüzdeki yol da yavaş yavaş sular altında kalmaya başlamıştı bile.
Deniz bizim ilerleyişimizden daha hızlı yükseliyordu sanki. Vücudumuzun her bir hücresinde meddücezir’in kendisini, ensemizde soğuk ve ıslak nefesini biz işte orada hissettik.
Sonunda sahile girdiğimde kumsalın uzak noktası komple denizin altında kalmıştı. İnsanlar deniz kenarına dizilmiş sirkte maymun seyreder gibi bizi seyredip alkış tutuyordu.
Kumsala indiğimiz yeri bulamıyorum, dönüp duruyorum ama yok. Millette sanıyor ki Azraile nanik yapıyoruz. Sonunda coşkulu seyircilerimiz sayesinde çıkış yolunu bulabildik ve kendimizi kurtardık. Araç yoluna çıktıktan kısa bir süre sonra Atlantik Okyasu sahili komple kaplamıştı. Islıklar, alkışlar arasında arabadan indik. Elbette sadece alkış da yoktu, bize kızan yaşlılar, tepki gösteren insanlar da vardı ama kimin umrunda. İlgi odağı bizdik.
Kalabalıktan biri “Where are you from?” diye sordu, kulakları çınlasın sevgili Cem, “Greece” dedi, sonra bize dönüp “Türküz demeyin lan, Yunanlı sansınlar bizi. Bizim yüzümüzden Türkleri salak sanmasınlar” dedi.
İnsan vücudunda 100 trilyon hücre varmış ve ruhumuz bile duymadan her saniye 50 milyon hücre yenileniyormuş. Biz o gün Guinness Rekorlar kitabına kesin girerdik, telef olan hücre sayımızla…
Not: Bu video Meddücezir denen olayın ada ile kara parçası arasındaki 500 metrelik yolu ve kumsalı nasıl sular altında bıraktığını gösteriyor. Yaşayan bilir, seyreden görür.

Profesyonel baba, amatör yazar, sorgulayan, araştıran, teknoloji düşkünü, düne takılmayıp yarını yaşamayı seven doğuştan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı.
Eşimle beraber kaleme aldığımız yazılarımızı bir arada tutabileceğimiz, bir nevi arşiv olarak kullanabileceğimiz ve paylaşabileceğimiz bir site kurma kararı aldığımızda Garip1Blog ortaya çıktı.
2018 de iki kişiyle başlayan yolculuğunuza zaman içerisinde aramıza katılan dostlarımızla yolumuza devam ediyoruz
Gelir kaygısı olmadan kendi yağıyla kavrulan sitemizde, sinir bozucu reklamlarla boğuşmadan, kahvenizi veya çayınızı alıp, bir birinden güçlü ve değerli kalemlerin yazılarını okurken keyifle vakit geçirebilirsiniz.


