İçimdeki doluluk oranı
Boşaltamadığım harflerden biriken metan gazı
Kendini akıllı uslu bir şey sanan cümleler yığını
Önce arkamıza yaslanıyoruz
Derin derin nefes alıyoruz
Aldığımız nefesi içimizde tutuyoruz,
Sonra geri veriyoruz içimizdeki bütün zifti döke döke… dünyaya, çevreye, eve…
Burada neler oluyor?
İçimizde ne var?
Dışımızda ne var?
Ne ararsak arayalım, kendimizde mi arayalım gerçekten?
Bizi mutlu eden ve bizi üzen şeyleri biz mi yaratıyoruz sahiden dedikleri gibi… Hırsızın hiç mi suçu yok?
İlk önce bildiklerimiz, sonra bildiklerimize eklediklerimiz, bazı bildiklerimize sıkı sıkıya yapıştıklarımız, bazı bildiklerimizi sildiklerimiz (katil uşak değil miymiş?)
Ne çok şey oluyor sandıklarımız aslında hep aynı şeylermiş! Offf ben sıkıldım artık bu dikte’lerden, rahat bıraksınlar bizi…. Tamam öğreniyoruz, gelişiyoruz, büyüyoruz…. Ama sonunda ne oluyor… birike birike ölüyoruz.
Birbirine karışan aşklardan oluşan bilmece…
Çözmeye çalıştığımız dolaşık bağlantılar,
Bitmeyip can çekiştiren ilişkiler, ağzımızın tadı kaçmasın tadında mutluluklar, resimli bakışlar (Bakışların kendine ait bir evreni vardır. Dili farklıdır. Ağzından çıkanla gözünden çıkan aynı değildir. Gözünden dünyaya dökülen cümlelerin hepsi tek kelimedir. Harflerden değil, resimlerden oluşur.)
Ateş’se ateş gibi, gül’se gül gibi.
Ruh çokşanslı’dır. İletişim kanalları çoktur. Ses’i kullanır, bakış’ı kullanır, mimikleri kullanır, dokunuş’u kullanır, yürüyüş’ü kullanır, sarılışı, koklayışı, öpüşü… bedenî tüm kanalları… diğer tarafta aurası, gönülden gönüle yolları… manyetiği, frekansı, titreşimi…
Burada birşeyler oluyor…
Birbirini takip eden zıtlıklar dünyası burası… İlk akla gelen Gece-Gündüz. Kelimelerin ruhu bu iki kelimeden oluşur (bilinçli olarak kelime kelimesini iki kere kullandım. Yine iki kere oldu, farkındayım, sorun yok).
Kelimelerden kastım; olaylar, durumlar, düşünceler, görünen görünmeyen tüm alem bu iki kelimenin ruhundan oluşur. Sadece gece ve sadece gündüz. Karanlık olanlar ve aydınlık olanlar. Ve bu iki kavram da iki şekilde oluşur. Biz’den dışarıya yansıyanlar ve dışarıdan bize yansıyanlar. Dünyamızı karartan ve dünyamızı aydınlatan herşey… Diğer taraftan biz’den dışarı sızan gece ve yine biz’den dışarı sızan gündüz.
Burada birşeyler oluyor dediğime bakmayın. Burada iki şey var. Biz ve dışarısı. “Ne ararsan ara, kendinde ara” lafına da bakmayın. Kendimizden başka bir dışarısı da var yani, yok sayamayız. Çünkü orada da birşeyler oluyor. Biz’im ayna’mızmış herşey. Biz de birşeylerin ayna’sı değil miyiz? İç içe aynalar dünyası.
Aynalar ne gösteriyormuş?
Bize bizi…
Sorun yok. Biz bizeyiz yani…
Hayat bir şekilde aynaların içinden geçip gidiyor. Konfetiler saçıyor bazen… Konfetiler havada muhteşem gözükürken, yere düştüğünde çöp oluyor. Hayat konfetiyi saçıyor, bize seyrettiriyor, çöpünü toplamak ise yine bize düşüyor. Eee her güzelliğin bir bedeli var elbet.
İşte hayat bu ikisinin arasında geçiyor. Konfeti seyretmek ve çöp toplamak…
Bir ihtimal de çöpleri toplamayıp, içinde yuvarlanmak… etrafa yaydığımız çöp kokulu sorunlarımızın içinde kaybolup gitmek.
Sorun demişken; sorun kelimesi bana hep “enkaz” kelimesini çağrıştırıyor. Kendimizin yarattığı bu enkazı, sanki bizden ayrı bir şeymiş gibi alırız ortaya, didikler didikler dururuz. Yetmedi bir de birilerinin de burnunu sokarız bu yığına… El atanlar, kaldırmak isteyenler, kaldırmak istemeyip seyretmekle yetinenler… bazen biri koşa koşa bağıra çağıra gelir, çekilin çekilin ben dokturum diye… enkazın kimyasını ilk defa bulmuş bir mucit edasıyla kurtarıcımız olur. Ama doktorun işi biter ve gider sonra. Yine başka bir biz ve aynı dışarısı olarak hayat devam eder.
Burada birşeyler oluyor
da…
bence bizim bilmediğimiz birşeyler oluyor,
başka sezonda öğreneceğimiz…
Şimdi yapılması gereken, sonunu düşünmeden konfeti seyretmek… bir de konfetilere kendimizden renkler ilave etmek…
(Amaaan konfeti çöpünü de dert etmeyin, yel eser götürür)






