SEN GİTTİKTEN SONRA İLK MEKTUP

Deniz, İstanbul, Şehir Hatları Vapuru…

Ortak tutkularımız. .. Ve daha niceleri. Birçok görüş, zevk, tad, bakış açımız, takımımız vs…vs.. Ne iyi anlaşırdık ikimiz.

Deniz; duruyor yerinde, bıraktığın gibi her gittiğimiz her denizi olan şehirde. İstanbul; değişiyor günden güne ama yerinde işte. Vapurların son halini beğenmemiştik eskisi kadar ama ne olursa olsun severiz, bıraktığın gibi süzülüyor İstanbulun denizinde. Ama sensiz ve de bizsiz…

Son zamanlarda, yıllar önce gördüğüm bir rüyam çok sık geliyor aklıma. Büyükdere İskelesi… Hep beraberiz, bekliyoruz. Vapur gelince kaşla göz arası biniyorsun, iskeleden ayrılırken görüyorum seni. Anlamıyorum, ben neden buradayım, sen neden orada, bağıracağım çıkmıyor sesim. Kızardın sen sesimin yüksek çıkmadığı zamanlara, haklıymışsın… Çıkmıyor yine… Neden her zamanki gibi beraber kaçmıyoruz. Gözden kayboluncaya kadar bakıyorum arkandan. Bekliyorum… Beni unuttuğunu farket dön diye… Dönmüyorsun.

Rüya gerçek oldu, Gittin. Farklı olarak beklemiyorum bu kez dönmeni. Şaşkın mıyım? Evet, öyle kolay değilmiş kabul etmek böyle gidişleri.

Merak etme, sevmezsin sen. Acılı şeyler yazmayacağım, ben de sevmem zaten. Güzel şeyler var hatırımda. Konuşamadığım yerde, yazdım hep. Bazen yazı, bazen şiir, bazen not. Ve güzeldir yazmak, özgür iştir. Söyleyemediklerini bile yazarsın yeri gelir ya da ulaşamazsın yazar gönderirsin bir şekilde. Kimsede olmazsa, sende ulaşır gerektiği yere. Sana da çok yazdım bilirsin. Bazılarını gönderemeyeceğim zamanlar, mekanlar, durumlar da oldu. Yine de okumuş kabul ettim seni. Sen zaten içimi benden sonra en iyi bilendin, okuyandın, anlayandın. Söylemeden bilen sevgimi, özlemimi, sana ihtiyacımı…. Sanma ki gittin diye son mektubum bu. Sadece, sen gittikten sonra sana yazabildiğim ilk mektup. Sonra okuyacağım gökyüzüne, sana gelirse diye…

Haberlerim var sana. Bu yıl kış çok uzun sürdü buralarda ve ben çok sık gazetede bir köşe yazısında okuyup, sonra biraz gülerek biraz dalga geçerek telefonda benimle de paylaştığın “İstanbul’un boğazında değil, Ankara’nın ayazında sevdik kızım” lafını hatırlayıp, hatırlayıp güldüm. Özledim, açıp telefonda yazı okumanı bana. Kış uzundu dedim ya, merak etme bahçedeki begonvillere birşey olmamış bu sene. Deli gibi açtılar. Yaprak yok çiçek var adeta. Güller de coşmuştu gittiğimde. Sana hediye ettiğim, kırmızı beyaz Türkiyem gülleri sessizdi sadece.

“Kızım” diye sevdiğin bir tanıdık uğradı geçen gün. Boynuma sarıldı. Hep yapıyor bunu alışıyorum galiba. Bu kez dedi ki “seni çok seviyorum, eskisinden de çok” beni görünce, sana olan özlemi bir nebze azalıyor, mutlu oluyormuş. İlk zamanlar kızıyordum, canımın yandığını düşünemiyor mu diye. Şimdi ben de mutlu oluyorum. Duysan sen de sırtımı sıvazlayıp, gülerdin keyifle “benzeriz biz birbirimize” derdin.

Arkadaşların geldi geçen gün bahçeye. Öyle güzel şeyler anlattılar ki. Hatta biri liseden, ön sıradaki arkadaşın. İçim kıpır kıpır oldu. Özledim yine. Görev adamıdır, çok çalışkandır, herkese iyiliği dokunmuştur bir şekilde, nazik efendi ve çok iyi adamdır dediler. Bildiğim şeyler, yine de çok hoşuma gitti. Orada olsan hemen konuyu değiştirir, bunların konuşulmasını istemezdin. O an sanki içeriden bahçeye çıkıp, “hadi sen bize birer kahve yap ” diyecekmişsin gibi geldi. Konuşmaya devam ettiler, sanki gittiğini duymamış gibi.

A bir de Galatasaray yine şampiyon oldu. Bu sene bir kez bile maç seyretmedim. Sonuçları biraz takip ettim o kadar. Seninle kritik yaparken güzelmiş, maç da, sonuç da, şampiyonluk da. O çok düşündüğün devlet meseleleri, aynı hala. Belki ufak tefek bir kaç değişiklik.

Hala konuşuyorlar, sana olan sevgimi, bağlılığımı, hayranlığımı. Ne faydası var…. Yoksun. Kalmana yetmedi hiç biri, kalmana yetmedi.

Hazırlasan da gideceğine ve sensizliğe, anlatsan da gerçekliğini… Zor kabul etmek. Gittin, geçecek dediler, geçecek dedim, ne geldi, ne geçti, ne küllendi bilmiyorum. Aslına bakarsan aldırmıyorum. Oluruna bıraktım her şeyi. Sanma ki kendimi kandırıyorum, direniyorum.

Hayır…

Güzeli hatırlamayı tercih ediyorum. Güzeli bıraktın çünkü bana…

Baba…

Söylemesi bile güzel iki heceli bu kelimeyi, hakkını vererek yaşattın bana. Güzel bir çocukluk, güzel günler, muhteşem hatıralar, birbirimizi el üstünde tuttuğumuz baba-kız ilişkisi. Hiç mi zıtlaşmadık… Tabi ki… O da bu işin doğasında var. Öğrendiklerim, yaşadıklarım, örnek aldığım bir sürü şeyin. İyi ki babamsın, iyi ki benim babamsın dedim hep, yazarak, çizerek, söyleyerek. Hep de iyi ki diyeceğim biliyorum, seninle ilgili her şeye.

Ama bir konuda feci kandırmışım kendimi, itiraf etmeliyim ki… Benimsin sanırken, ne çok insanla paylaşmışım seni. Sen gittin… Kaç kişi çıktı ortaya “babam gitti” diyen. Koca koca kadınlar, adamlar, eş dost, genç. “Ne oluyor” dedim şaşkınlıkla, Hani sen benimdin, benim, belki biraz da kardeşimin (hadi neyse). Yüreğini biliyorum, kocamandı. Anladım ki bu insanların her birinin yüreğinde de kocaman yerin vardı ve onları da yüreğine samimiyetle sığdırmıştın. Hiç birine bir şey diyemedim. Başta içten içe kızdığım, kıskandığım bu insanların bir kısmını sarılıp teselli bile etmek zorunda kaldım . Sen iyiliğin ve inceliğinle giderken bile seni tanımayan kaç kişinin hayranlığını kazandın.

Babacım, sana daha önce de yazdım. Biliyorum saçlarındaki beyazlarda, güzel yüzündeki kırışıklarda ben varım. Ben varım da… Sen de bende, her zerremde varsın. Bir tebessüm ettirebildiysem ne mutlu bana dediğim babam… Bin tebessümümsün benim. Hala ve her zaman.

Kaç yerde okudum… Çocuklar ne zaman büyürmüş? “Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, babaları gittiği zaman. ” İşte en çok bunu farkettim, hissettim. Sen benim çocuk olabildiğim, şımarabildiğim tek yerdin. Anladım, bazı büyük laflar nasıl söyleniyor, yazılıyor ve sadece yaşanarak anlaşılıyor.

Teşekkür ederim, yazdığım, yazmadığım, yazamadığım her şey için…

Daha fazla uzatmayacağım, sevmezsin uzun lafları. Özledim seni…

Simlâ

Babalar ve kızları… Aralarındaki ilişki çok özel. Kelimelerle ifadesi pek de mümkün olmayan, muhteşem bir güç, sıcaklık, sevgi ve güzellikte. Çocuğu olsa da, baba olmak herkese nasip olmuyor. Önce insan olmak lazım… insan. Sonra baba olunabilir. Bir kere bencilliğe yer yok babalıkta, fedakarlık, duruş, şefkat, kararlılık, istikrar, büyük sevebilme kapasitesi, doğruluk, vicdan, irade, merhamet gerekiyor. Ve daha yanına neler neler…

Önce babamın, sonra tanıdığım tüm gerçek babaların, annelik de yapan babaların, baba olmanın hakkını veren babaların, çocuğu olsun olmasın babalık yapan babaların…. Sadece babalar günü değil, her günleri kutlu, mutlu olsun…

Hep yazdım, kendimce... Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar... Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle, Ki benim için anlamları büyük diye... Söz uçar da yazı kalır diye... Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye, Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı... Hatırlayayım diye Benden bir iki cümle kalsın diye. Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış Bilememişim... “Sende bir sürü şiir vardır, göndersene...” cümlesiyle devam etmiş... Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere... Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk, Kendi halinde... Açık, koyu, soluk, canlı... Ama mavice...

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.