Bir Hayat…
Çok dinledim, duyduklarımla, araştırdıklarımla gıpta ettim ve çok merak ettim. Gitsem yanına, tanışmak isterim dedim. Ve bir gün haber geldi. Ben gelirim demiş, beraber yemek yiyelim.
Hayat saçıyordu, ki o zaman 80 yaşında.
O kadar zarif, o kadar hoş bakan, o kadar güzel sözleri arka arkaya sonsuz bir nezaketle sıralayan bir kadın ki. İnsanın içine bakarak konuşuyor. Ama bir o kadar da dobra, net ve katı. Hiç unutmayacağım. Bak dedi tanışma faslından hemen sonra, bu çok önemli; elindeki bir kağıdı göstererek. Gazete haberinden çekilmiş bir fotokopi. Kendi yazdıkları da var haberde, yerli tohumla ilgili. “Öldürdüler, hiç acımadan öldürdüler bu ülkede tarımı. Çok uğraşıyorum. Ne olur sizler de bırakmayın bu işin ucunu” diye anlattı anlattı, çabasını, emeğini, üzüntüsünü.
Yetmedi bize iki saat. Ve kendisi dönmek istedi kaldığı huzurevine, çalışın siz, bölmeyin işinizi gücünüzü dedi. Kısa bir süre sonra, tekrar görmek istiyorum, bir de evine gideyim diye haber göndermiş. Ne mutluluk, geldi ve kitap gibi anlattı o dolu dolu hayatını.
“Cumhuriyet kadınıyım” deriz ya. Bize kalan mirası har vurup, harman savurarak. Cumhuriyet kadını ne demek hayatını, ondan dinleyince anlarsınız.
Çocukluğu memur babasıyla bir kaç şehirde geçmiş. Öğretmen okulunu bitirdiğinde tayini Trakya’nın küçük bir kasabasına çıkmış. Başlamış orada mesleğini yapmaya. Çocukları olmuş öğrencileri. Fakirlik ve cehalet sebebiyle bazılarına öz annelerinden daha çok anne olmak durumunda kalmış.
O eğitimle öğretimin bir arada gitmesini savunan ve sonuna kadar uygulayan bir öğretmen. Öğrencilerine derslerden sonra dünya klasikleri okuyor, kitaplar alıp dağıtıyor, onları şehir dışında gezilere götürüyor, ufuklarını açmak için sınır tanımıyor. Şimdi drama ve atölye dersleri dediklerimizi o günlerde uyguluyor. Ders saatleriyle asla sınırlı kalmıyor.
Okul dışında da öğrencilerinin hayatlarının içinde. Ailelere ve özellikle de kadınlara durmadan birşeyler öğretmeye çalışıyor. Boş duran insanlara asla tahammül edemiyor.
Elinden tuttuğu özel öğrencileri de var. Öğrencilerinin, kişilik ve yeteneklerini, ailelerini öğrenmeye çok önem veriyor. O kadar iyi tanımış ki çocuklarını, nerede ve ne ile başarılı, faydalı, mutlu olacaklarını o kadar iyi anlamış ki. Önce mektupla sonra bizzat İstanbul’a giderek, hangi öğrencisini üniversitede okurken, hangi iş adamlarıyla tanıştırdığını, okurken ve sonrasında onları nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Yaşam koçu diyoruz ya, o bunu çok doğal olarak yapıyor. Çoluklu çocuklu, iş güç sahibi koca koca adamlar, kadınlar. Hâlâ bırakmamış onları ve öğrencileri de onu bırakmamışlar hiç. Ziyaretçisi, danışanı, fikir soranı…. hiç bitmemiş. Kaç nesil geçmiş elinden. Ondan ne değerler alarak.
İlk öğrettiğim şey Atatürk ilkeleri oldu hep, öyle de olmalı, Cumhuriyete doğdum, onunla büyüdüm diyor. Cumhuriyet Bayramı hazırlıklarını nasıl coşkuyla anlatıyor. Anlatırken yüzü pembeleşiyor. Çocukluğu ve gençliğindeki Cumhuriyet balolarını, sonrasında bizzat hazırladıklarını. Ne mutluyduk, ne coşkuluyduk diyor .
Trakyanın o güzel kasabasında evleniyor. Kimsenin o günlerde hayal bile edemeyeceği, hatta yapılırken çevreden olmaz böyle ev dedikleri, denize bakan bahçe içindeki, yerden tavana kadar camlı sonradan da herkesin hayranlıkla baktığı evlerini yaptırışlarını anlatıyor. Eşinin şarap fabrikası var. Ama o şikayetçi, çünkü hep sarhoş geliyor eşi, gün boyu şarapları tatmaktan. Bir gün kocama “ya şarap, ya ben” dedim ve o beni seçti diyor büyük bir gururla. Sonrasında bambaşka bir serüven başlıyor. Araştırıyor, o iklimde zeytin yetiştirebileceğini öğreniyor. Zeytin fidanları alıyorlar. Nasıl bakacağını, büyüteceğini, zeytinle ilgili herşeyi öğreniyor, en sonunda ciddi olarak zeytincilik yapmaya başlıyorlar. Onlarla beraber kasaba da yavaş yavaş zeytincilliğe geçiyor ve zeytincilik yayılıyor. Hatta sonunda bir zeytin fabrikası kuruluyor.
Eşinin ölümünden sonra, bir süre daha kalıyor kasabada ve sonunda varlığının çoğunu Tema, Mehmetcik Vakfı ve çocukları okutmak için harcıyor, bağışlıyor. Evet o huzurevinde kalıyor. Tamamen kendi karar ve isteğiyle, ama hiç boş durmuyor. Faaliyetler, konserler, toplantılar, söyleşiler… Ve hayatının son gününe kadar büyük bir aşkla yapıyor tüm bunları ve en çok da öğretmenliği. Kendi gibi, çocuk okutan, kendini ülkesine, Atatürk ilkelerine adamış öğrencileri var onun.
Doymadım hiç anlattıklarına, amaçlarına hayallerine ve onu dinlemeye. Bir daha, bir daha bir araya gelmek, dinlemek istedim hep.
Yok artık. Ne yazık ki. Sanırım 85 civarlarında iken vefat etti. Onu her hatırladığımda bazı insanlar çok daha uzun yaşamalılar, onları herkes tanımalı, Cumhuriyet kadını böyle olur, böyle olunur diyorum.
YAŞAR TEYZE ANISINA…

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


