Yıldızlardan Daha Uzak
Kendimle yüzleştim her defasında, hem de acımasızca. Aldım, doldurdum sırtımdaki küfeye hatalarımı, hata saydıklarımı, zayıflıklarımı, suçlarımı.
Uzaklaştım biraz, sonra döktüm masaya. Ayıkladım, kendimle uzlaştım, bende kalana baktım. Doğrularımı seçtim, alt üst olan hayatı, bir de ben ters düz ettim. Herkes gibiyim, dönüm noktalarım var. Yolumu tamamen döndüren sözler, durumlar, kararlar, o gün belli olmasa da, sonradan, uzaktan bakıldığında geç ya da erkendi denilen zamanlar var. Kör olmayan, sağır olmayan herkes görür, duyar aslında hayat yolunda toprağın ayağının altından kaydığını. Altında kalıp kalmayacağın ya da neleri toprak altında bırakmaya razı olacağındır önemli olan. Ben de gördüm … İşte hepsi bu, geç ya da erken bugün hiç bir anlamı yok.
Anlamsızdır son noktada suçlu aramak. Bizde söylenen bir laf vardır böyle durumlarda. “Suçlu arama, suçlu çıkarsın”. Ne anlamı kalır ki suçlunun ismi, nerede yaşadığı, şartları, kaç kişi olduğu, şekli, şemali ve gerekçeleri en fazla ne olabilir ki?… Gün gelir kendini de suçlarsın, gün gelir suçluyu affetmek için bahaneler de yaratırsın. Gün gelir yorulursun, hepsini bırakır, adına ne dersen de, “mücadele” , “vazgeçme”…Daha akılcı bir yol bulursun.
Ve büyük adımı atarsın… Bedellerine rağmen.
Bugün bir dergide , bir psikiyatristten okudum; “Her birimiz alışkanlıklarımızın ırmağında akarız. O ırmağın yatağından ayrılmaya cesaret ettiğimiz gün, kendi hikayemizi bambaşka bir biçimde kurmaya başlarız. Lazım olan şey azıcık cesarettir.”
Ne alışkanlıklarıma, ne düzenime, ne konfor alanıma, ne başkalarının keyif gördüğü, bırakmanın saçma olduğunu düşündüğü değerlere takılmışım. Ne mızırdanmış, ne de saklanmışım. Bunlardan en ağırını yaşarken dinlediğim bir şarkı var. Nasıl da zamanına denk gelmiş… Ve hala her dönüm noktası da, bu şarkıyı söyletir bana.
Ne gemiler yaktım
O kadar yandı ki canım
Sonunda karşıdan baktım
Ne göreyim
“Kendime yıldızlardan daha uzaktım”
Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım…
Evet çok yandı canım. Bir virane gördüm durup baktığımda, bilemedim neresinden tutayım, neresinden başlayayım kurtarmaya. İnsan haketmediğini düşündüğünü yaşarsa veya bir başkasının/başkalarının bunu yapmasına isteyerek yada istemeyerek izin verirse, sebep olursa… Bünye bir yere kadar dayanıyor. Sonra reddediyor, kendi gerçeğinin, doğrularının uzağını, tersini yaşayamıyor.
Kişiliğine uymayan, hırpalayan şartlara bir yere kadar sabrediyorsun. Ve hatta sabrederken gurursuz ya da zeka özürlü kabul ediliyorsun. Sonra bir bakıyorsun, isyan bayrakların havalanmış.
Sonra…. Gemileri yakıyorsun. Bir bir, hem de cayır cayır. Üzerine ateş sıçrasa da ne yaktığın gemide kalıyor aklın, ne de bilmem kaçıncı derece yanığında. İyileşecek biliyorsun.
Her insan önce kendisini seviyor. Başka şeyler söylese de önce kendini. Kendiniz, çocuğunuz, sevdikleriniz… Başarmak zorunda olduğunuz her durum için, son noktada gemileri yakıyorsunuz işte. Güç, kararlılık, azim gerekiyor bu mevzuda. Görüyorsunuz, yakmadığınızda o gemiyi, gözünüzün yaşına bakmadan sizi de batırıyor, dibe çekiyor içinde.
Geçen gün İspanya gezi anılarını anlatıyordu iş arkadaşım. Sebep oldu işte bütün bunların yazılmasına. Anlattıklarını araştırdım ben de. Bilir misiniz “gemileri yakmak” deyimi nereden geliyor?
Şöyle ki…
Ünlü Emevi komutanı Tarık bin Ziyad komutasındaki binlerce kişiden oluşan ordusu ile birlikte Cebeli Tarık Boğazı’ndan gemilerle İspanya’ya geçer. Tarık bin Ziyad ve askerleri karaya ayak bastığında, İspanya kralının yüz bin kişilik bir ordu hazırladığı ve saldırıya geçeceği dedikodusu ordu içinde yayılmaya başlar. Tarık bin Ziyad, askerlerinin endişe ve korku duymaya başladığını fark eder. Bütün askerlerin yüksekçe bir tepeye çıkmasını emreder ve sahilde bırakığı bir kaç askere gemilerin yakılması emrini verir. Askerler bu işe şaşırıp kalmıştır. Askerlerle birlikte gemilerin yanmasını seyreden Tarık bin Ziyad tarihe geçecek şu konuşmayı yapar:
“Gördüğünüz gibi artık geriye dönüşümüzün bir yolu yok. Gemileri yaktık… Ya gelen İspanya ordusuyla savaşırız, ilerleriz ya da ölürüz. Ona göre savaşın.”
Savaşmaktan başka çaresi kalmayan askerler, kralın ordusuyla savaşıp galip gelirler. Böylece Endülüs Emevi devletinin temelleri atılmış olur.
Sabır bittiğinde, sınırlar aşıldığında, gemileri yakmaya karar verdiğinde pişmanlık ve geriye dönüş aklına bile gelmez artık. Sabır güzeldir, beklemek değil, sonuna kadar mücedele etmektir. Ne ile mücadele edildiği de önemlidir. Boşa mücedele anlamsızdır ve koca bir sıfırı getirir, zaman ve enerji kaybettirir. Fakat şu da bir gerçektir, çok sabredenden de korkmak gerekir. Çünkü o, gün gelir bırakın gemileri, limanı, şehri bile yakabilir.

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


