“BAŞUCUMDAKİ MÜZİK” VE LATİFE
Herkesin bir kaybı vardır. Küçük ya da büyük…. her acı kendi kabına zarar verecek kadar acıdır. Dilini yakan biberin küçük olması bir şey değiştirmez.
Zamanla acının rengi değişir. Kabında yalnız bırakılan ateş gibi acı da öyle söner, ferini yitirir. Can yakan anılar kalır geriye…
Sözün geçmediği, her şeyin sustuğu bir ayrılık yaşanır. Mecburi ayrılıklar olur. Dönüşsüz… dönüşü imkansız…
İçin aniden ihtiyarlar… yürümeyi bırakır, oturup durursun anıların ortasında…
Zaman silmese de örter anıların üstünü. Karla kaplı sokak gibi bembeyaz kalakalırsın. Bazen erir, çamura dönersin, bazen kuruyup toz duman olursun. Yine kış gelir, yine kar, yine yaz, yine güneş, yine sonbahar ve elbette yine ilkbahar…. 4 mevsimi içinde de yaşarsın.
“Başucumdaki Müzik” okuduğum en güzel kitaplardandı. Aşklarının başı da sonu da en yüksek perdede yaşanmış.
Latife’nin Atatürk’ten ayrıldıktan sonra susuşu gibi susmuş bizim romandaki kadın da. Acılarının yükünü sadece suskunluk taşıyabilmiş. Kelimeler çaresiz kalmış, kavrulup yok olmuş. Susuş o susuş…
Ama Latife’nin bir şansı vardı, yaşayan birinin yasını tutmak, ölen birinin yasını tutmaktan daha farklıdır. Bir gün O’na çekilen bu acıyı duyurabilmek ihtimali vardır.
O’nu, çekilen bunca acının ödülünü almak ister gibi dimdik, susarak beklemek daha kolaydır. Aslında belki de daha acı. Umuda rağmen sonuçsuz kalma olasılığı…. Yine de uğruna acı çekilen kişinin geri gelme ihtimalini de taşıyarak, yaşayarak…
Bu yanda, asla yerine getirilemeyecek keşke’lerin içinde, iyiki’lerle harmanlanmış bir yas cümbüşü… İnsanların asla düzeltemeyeceği, kurtaramayacağı cinnet anları, dönüşsüz yollar…
Belki de bir bitiş. Bitiriş. Bitirebiliş. O’nun ölümünden sonra çaresiz ama kesinlik kazanmış bir yokluk. Uğraşsız, gelmeyeceğini mıh gibi yüreğine çakış. Kayıtsız şartsız ümidini kesiş.
Gün boyu hüzünlü bir şarkının melodisini mırıldanmak gibi içinde taşımak onu. Hiç bitmeyen melodisini… Diline dolanmış gibi yüreğine dolanışını ve hiç yüreğinden çıkmayışını…
ve bütün ömrünü bir müzik eşliğinde tören gibi yaşayıp bitirmek… Bitirmek için istek duymak. Büyük yüreklerin işi. Büyük aşka maruz kalanların işi. Müzik eşliğinde susulan bir yaşam. Onun harcı… Bu dünyadan göçüp gidenin değil, acı haberle; üstünden sıyrılan bir elbise gibi koltuğa yığılıp kalan o kadının, o tek kişilik orkestranın hakkını vereceği bir iş.
Büyük aşkı ve büyük yaşamıyla konuşulan kadın olmayı tercih etti O, başkalarını konuşmak yerine….
Konuşulan kadın…. Güzelliğiyle, aşkıyla, yasaklılığıyla, yasıyla, yalnızlığıyla… kocaman acıyı sırtlanışıyla….
BAZI AŞKLAR BÜYÜK HARFLE BAŞLAR demiş ya şair, evreni titreten aşk hikayeleri büyük harfle bitmek zorundadır belki de…
Bir de Latife’nin aşkı var. Ayrılığın ardından da bitmeyen aşkıyla bir dönemin Latifesi.
Atatürk’ün “O benim dişi versiyonum” dediği Latife, ele avuca sığmayan bir aşkla sevmiştir kocasını…. Ayrılığı da bu yüzden büyük susuşla içine gömmüş ömrünün sonuna kadar. Hiç konuşmadan bu konuya dair…
Sadece “Ben iki kere öldüm. Biri boşandığımda 1925’te, diğeri 1938’de Kemal öldüğünde” diyerek, acının azıcık kaçak yapmasına izin vermiş.
Kolay mı Atatürk’ten ayrılmak, kolay mı o büyük aşkı kaybetmek…. Ancak acıyı içine hapsederse ve susarsa, inancını yitirmeyecek anılara dair.
Küllenmeyen aşk denince benim aklıma bu iki kadın gelir öncelikle. Susmayı bir broş gibi yakalarına takıp bir zarafet abidesi gibi duran o iki kadını rahmetle anıyor, ayrılıkta bile asaletini koruyan aşklarına şapka çıkartıyorum.

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


