“AMA” Kelimesinin Tuzağı: Olduğumuz Yerde Saymanın Felsefesi

Hayatımızda değiştirmek istediğimiz şeyler var. Bazen yaptığımız iş, bazen yaşadığımız şehir, bazen de bizi her gün biraz daha yoran alışkanlıklarımız. Ne istediğimizi düşünüyor, nasıl yapacağımızı araştırıyor, kafamızda türlü ihtimalleri değerlendiriyoruz. Sonra gün bitiyor. Ertesi gün yine aynı yerden devam ediyoruz.
Sorulduğunda da cevabımız hazır.
“İstiyorum ama…”
O “ama”nın arkasından gelenleri hepimiz biliyoruz. Şimdi zamanı değil. Biraz daha beklemek lazım. Ya işler düşündüğümüz gibi gitmezse? Ya elimizdekini de kaybedersek?
Bunların hepsi anlamsız endişeler değil elbette. İnsan hayatıyla ilgili karar verirken sonuçlarını da düşünmek zorunda. Fakat bazen düşünmekle öyle meşgul oluyoruz ki karar vermeye sıra gelmiyor.
Seth Godin’in The Diary of a CEO söyleşisinde anlattığı bir örnek var. Buridan’ın eşeği olarak bilinen bir düşünce deneyi. Godin’in anlattığı hâliyle, bir tarafta havuç, diğer tarafta su bulunuyor. Eşek ikisinin tam ortasında. Hem aç hem susamış. Havuçlara gitse sudan uzaklaşacak, suya gitse havuçlardan. Hangisine önce yöneleceğine bir türlü karar veremiyor. Olduğu yerde bekliyor.
Hikâyenin sonu malum. Önünde hem yiyecek hem su bulunmasına rağmen, karar veremediği için ikisinden de yararlanamıyor.
İlk duyduğunuzda insanın aklından hemen bir çözüm geçiyor. Önce birine git, sonra diğerine. Bu kadar düşünmenin ne gereği var?
Başkalarının kararsızlığına çözüm bulmak ne kadar kolay, değil mi?
Kendi hayatımıza gelince aynı rahatlığı gösteremiyoruz. Bir işe başlamak istiyoruz ama başlamadan önce bütün ihtimalleri görmek istiyoruz. Bir şey üretmek istiyoruz ama ortaya çıkardığımız şeyin beğenileceğinden emin olmak istiyoruz. Değişmek istiyoruz ama bu değişiklik sırasında mümkünse hiçbir düzenimiz bozulmasın istiyoruz.
Sanki hayat bize önce bir garanti belgesi verecek, biz de gönül rahatlığıyla imzamızı atacağız.
Öyle bir belge gelmiyor.
Bir yazıyı yayımlamadan önce herkesin beğeneceğini bilemiyoruz. Yeni bir işe girerken orada mutlu olacağımızdan emin olamıyoruz. Başka bir şehre taşınınca bütün sıkıntılarımızın geride kalacağını da kimse söyleyemiyor. Araştırıyor, düşünüyor, elimizdeki bilgilere bakarak bir karar veriyoruz. Bazı şeyleri ise ancak yaşarken öğreniyoruz.
Galiba bizi zorlayan da bu belirsizlik.
Çünkü alıştığımız hayatın sıkıntılarını biliyoruz. Neye kızacağımızı, nerede yorulacağımızı, kimden ne beklemememiz gerektiğini öğrenmişiz. Memnun olmasak da tanıdık geliyor. Değiştirmek istediğimiz hayatın nasıl olacağını ise henüz bilmiyoruz.
Bu yüzden insan bazen kendisini yoran bir düzende kalmayı, sonucunu bilmediği bir ihtimale tercih edebiliyor. Sonra da neden bir türlü harekete geçemediğine kızıyor.
Burada kendimize haksızlık etmeden düşünmemiz gereken bir nokta var.
Herkesin vazgeçebileceği şeyler aynı değil. Düzenli maaşını bırakmayı düşünen birinin önünde yalnızca cesaret meselesi bulunmuyor. Kirası var, borcu var, çocuğunun masrafı var. Belki evde başka gelir yok. Böyle birine “Konfor alanından çık,” demek kolay. Ay sonunda hesabına para yatmadığında o öğüdün sahibini yanında bulabilecek mi?
O yüzden her tereddüdü korkaklık, her bekleyişi tembellik saymayı doğru bulmuyorum. Bazen insanın beklemek için çok geçerli nedenleri oluyor. Hazırlık yapmak, para biriktirmek, yeni bir şey öğrenmek de zaman istiyor.
Ama kendimize karşı dürüst olmamız gereken yer de tam burası.
Biz gerçekten hazırlanıyor muyuz, yoksa hazırlanmaktan söz ederek zaman mı geçiriyoruz?
Bir yıl önce düşündüğümüz şey için bugün ne yaptık? Bilmediğimiz bir konuyu öğrendik mi? Bir görüşme yaptık mı? Küçük de olsa bir denememiz oldu mu? Yoksa aynı endişeleri farklı cümlelerle anlatmaya mı devam ediyoruz?
Bu soruların cevabını başkasına vermemize gerek yok. Kendimizden saklamasak yeter.
Çünkü “Biraz daha düşüneyim,” demek bazen işe yarıyor, bazen de kararın sorumluluğunu ileri bir tarihe bırakıyor. O tarih geldiğinde yeni bir gerekçe buluyoruz. İşler sakinleşsin, yaz geçsin, şu ödeme bitsin, çocukların durumu belli olsun…
Hayat da bu arada beklemiyor tabii. Ertelediğimiz şey orada dururken biz yaş almaya devam ediyoruz.
Beni düşündüren tarafı bu. Veremediğimiz kararın hiçbir sonucu yokmuş gibi davranıyoruz. Oysa aynı yerde kalmanın da hayatımızda bir karşılığı var. Sevmediğimiz işi sürdürürken yoruluyoruz. Yapmayı istediğimiz şeyi sürekli ertelerken hevesimiz azalabiliyor. Her seferinde kendimize verdiğimiz sözü tutamadığımızda, bir süre sonra kendi sözümüze de daha az inanıyoruz.
“Ben zaten başlayamam,” demeye kadar varabiliyor iş.
Belki de bu yüzden başlangıcı gözümüzde biraz küçültmek gerekiyor.
Yeni bir iş kurmayı düşünüyorsak ilk adım hemen istifa etmek olmayabilir. Önce işin hesabını çıkarır, insanlarla görüşür, neye ihtiyacımız olduğunu öğreniriz. Yazmak istiyorsak ilk günden bir kitap bitirmemiz gerekmiyor. Oturup bir sayfa yazarız. Uzun zamandır öğrenmek istediğimiz bir şey varsa bir derse katılır, gerçekten sevip sevmediğimize bakarız.
Böylece yalnızca kafamızda dolaştırdığımız ihtimal hakkında gerçek bir şey öğrenmiş oluruz. Belki devam etmek isteriz. Belki de düşündüğümüz kadar bize uygun olmadığını görürüz. İkisi de aylarca aynı sorunun etrafında dönmekten daha fazla bilgi verir.
Buridan’ın eşeğine yeniden dönersek, önündeki mesele hayatının geri kalanında yalnızca havuçla mı yoksa suyla mı yaşayacağı değil. Önce hangisine gideceği. Birine yöneldiğinde diğerinin sonsuza kadar ortadan kalktığını varsayıyor gibiyiz. Kendi kararlarımızda da bazen aynı şeyi yapıyoruz. Bir başlangıca, taşıyabileceğinden fazla anlam yüklüyoruz.
Oysa bazı kararları deneyebilir, sonuçlarına bakabilir, gerektiğinde değiştirebiliriz. Her adımın geri dönülmez olması gerekmiyor.
Elbette yanlış karar vermek mümkün. Sırf hareket etmiş olmak için düşünmeden davranmanın da bir anlamı yok. Ama bütün risklerin ortadan kalkmasını beklersek, beklemekten başka yaptığımız bir şey kalmayabilir.
Belki bugün uzun zamandır ertelediğimiz meseleye bir kez daha bakabiliriz. Bu defa kendimize “Bunu neden yapamıyorum?” diye kızmak yerine, daha somut bir soru sorarak.
“Başlayabilmek için neye ihtiyacım var?”
Cevap para olabilir, zaman olabilir, bilgi olabilir. Bunları bildiğimizde ne yapacağımız da biraz daha belli olur. Ama cevabımız yalnızca “Ya olmazsa?” ise, onun üzerinde ayrıca düşünmek gerekir.
Olmayabilir. Bunu kimse baştan bilemez.
Yalnız yıllar sonra dönüp baktığımızda, hiç denemediğimiz bir şeyin olup olmayacağını hâlâ bilmiyor olacağız.







Tanıdık gelen yorucu düzenin konforu ile sonucunu bilmediğimiz belirsiz ihtimaller arasında kaldığımız anlarda, hazırlık yapma süreci ile karar almayı erteleme alışkanlığı arasındaki o ince çizgide kendimize karşı dürüst kalabilmeyi nasıl başarabiliriz?
Vedat Ali Bayrak, kararsızlık kavramını teorik bir açmaz olmaktan çıkarıp günlük hayatın somut pratiklerine indirgiyor. Yazıda, Buridan’ın eşeği deneyi üzerinden ele alınan “ama” bahanesi, bireylerin değişim korkusu ve konfor alanı dengesiyle bağdaştırılarak çözümleniyor. Yazar, ekonomik ve sosyal gerçekleri göz ardı etmeden, hazırlık süreci ile erteleme eylemi arasındaki ince çizgiyi sorguluyor. Büyük kararlar yerine küçük adımlara odaklanmayı öneren yaklaşım, metne yapıcı ve gerçekçi bir yön kazandırıyor.