BENDE…

Karmakarışıktı aslında… Elinde çantası, tedirginliğini belli etmeden, dimdik durmaya çalışıp, yürüdü, yürüdü…

Yorgundu,

Çok yorgun…

Anlatmaya çalışmıştı ama ya kulaklar tıkanık, ya kalpler kapanık, her yer çok kalabalık, aceleleri var yada çok meşgullerdi. Uzun zaman bekledi, bekledi… Bir kaç kez “bir saniye bakar mısınız” dedi…

Yok olmuyor…

Halbuki taşıyamaz olmuştu, çok birikmişti kelimeleri.

Söylemeliydi, söyleyebilmeliydi.

Sipariş vereceği, bir şeyler isteyeceği kalabalık bir mekanın en mızmız müşterisi gibi hissetti kendini, bedelini ödeyecek olsa da duyuramıyordu sesini. Tamam dedi o zaman, ben de sesimi yükseltirim “bakar mısınız lütfen”

Yok olmadı, biraz daha ve biraz daha yüksek sesle… Arada bir kaç göz ucuyla bakan farketti, bir kaçı da niye bağırıyor şimdi diye fısıldaştılar bile aralarında, halbuki kanıksamışlardı, aynı dertten muzdariplerdi. Omuz silkip, hatta biraz da sıkkın bir ifadeyle tekrar önlerine döndü bakışlar. Herşey normal rolü yaptılar.

Ne yapmalıydı peki?

Daha fazla ses çıkarsa, biraz dökse kırsa… Biliyordu hanım teyzeler ve amcalar “E oldu mu şimdi? Sen de mi? Hiç yakıştıramadım kızım” diyeceklerdi. Hiç gelemezdi, sanki çok yakınmış da onun tarafından hayal kırıklığına uğratılmış gibi davranan, yalandan samimi,aslında yabancı, uzak gereksiz uyarılara. Herkes başkalarının hayatında gece bekçisi gibi düdüğünü öttüre öttüre gezmek istiyor, buna fırsat arıyordu.

Sıra mı bekleyecekti, zamanını mı? Kim belirleyecekti ki tam zamanını? “O zaman” gelir miydi?… Hem doktor randevusu mu bu? Saaatini bekle, derdini anlat, ilacını söylesinler, çık git evine. Gönüllülük esası gerekmez miydi?

Sevgisiz, sabırsız, dengesiz, kendine gelince tırnağı bile günün meselesi, çok değerli, başkasına gelince sıkılmış ve “anlatsa da gitse”yi hissettirenlerden hep kaçmıştı. O kadar çoklardı ki, kaçsa da yakalanmıştı. Duvardan farklı değillerdi. Kalmaya bayılırlardı yerlerinde, ne bir adım ileri ne de geri, mümkün olsa senin geçmene de izin vermezlerdi.

Umursamamak… Ah istese de yapamazdı ki!

Elleri yanaklarında, beyaz elbisesinin kirlenmesi ihtimaline aldırmayarak, bir kenara oturmuş “yorgunum, çok yorgun” derken… Ayaklarının dibinde dolaşan güvercinlerin toplu halde uçuşuyla irkildi birden. Yanakları kızardı. “Evet ya evet” dedi… Sağına soluna baktı. Kimse görmeden çıkardı onu göğsünde iliştirdiği yerden, bir süre iki avucunun içinde tuttu… Avuçları yanmaya başlayınca açtı. Pembe, sarı, mavi, beyaz kat kat sarmıştı. Katları yavaş yavaş açtı. Ne kadar parlaktı, önce gözleri kamaştı. Yüzüne ağır, ağır kocaman bir gülümseme geldi oturdu… Gözleri alışınca, önce elleriyle okşadı sevdi onu, sonra öpücükler kondurdu. Özlemişti… Hep oradaydı oysa bilirdi.

Baktı, baktı… Ne kadar zaman geçmişti, neler olmuştu, kim ne söylüyordu, duyulmuyordu. Bir süre hepsi alçak sesli, uğultuluydu. “O”ndan başka bütün renkler flu. “O”nu hatırladığında da, dokunduğunda da hep böyle oluyordu. Sanki zaman durmuştu da… Şimdi saniyeler normal seyrine dönmeye başlıyordu. Sonra özenle, kat kat sardı kapattı, tekrar aldığı yere koydu “o”nu…

Kaldırdı başını. Çok sevdiği baharın işaretlerini gördü her yerde, evet tam zamanıydı. Ağaçlar, çiçek, tomurcuk içinde, ışıl ışıl parlıyor deniz. Biraz serin, biraz sıcak, üşütmeyen, terletmeyen hava, simitçinin tezgahından gelen ve ayrıca toprağın da hiç sakınmadan sunduğu, denizle de karışan taze mis gibi kokuları içine çekti. Martıları, az ileride ağır ağır yanaşan vapuru gördü selamlaştı onlarla…

Heyecandan büyümüş kocaman kocaman gözleriyle durdu baktı sağa sola… Gözleri tekrar vapura takıldı. Tanıyordu bu vapuru, daha önce binmeyi düşünmüş, önce cesaret edememiş sonra da yetişememişti. Doğruldu, kalktı, yürümeye başladı, önce ağır adımlarla, sonra biraz daha, biraz daha hızlı… Yetişebilir miydi? Ayrılır mıydı iskeleden o yetişmeden? Saçları bağlarından kurtuldu, rüzgarla savruldu. Çantası çok ağırdı, bıraktı, arkasına bile bakmadı. Koşmaya başladı, nefes nefese, nefesi kesilinceye, yetişinceye kadar. Tam adımını atarken vapura, aniden çalan derin, yüksek sesli düdüğü duyduğunda bir an dondu kaldı. Şöyle bir baktı vapurun içine. Gülümseyen yüzler mi vardı ne? Kaptan elini sallıyordu yukarıdan, haydi binecek misin, gel dercesine. Sonra hemen toparlanıp başını dikleştirdi, beyaz elbisesi rüzgarda dalgalandı, eteklerini şöyle bir tuttu ve bindi… Vapur hareket ettiğinde martılar artık onun başının hemen üstünde uçuyor, denizden damlacıklar yanağına, yüzüne, gözüne konuyordu. içeridekilerin hepsi ona yer, yol gösteriyordu. Çok uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat ve huzurlu hissediyordu. Sonunda başardım diye düşündü… Elini az önceki yere, tekrar göğsünün hemen üstüne koydu. Evet yerindeydi kat kat sardığı… Derin bir nefes aldı…

“Bende” dedi…

Hep yazdım, kendimce... Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar... Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle, Ki benim için anlamları büyük diye... Söz uçar da yazı kalır diye... Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye, Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı... Hatırlayayım diye Benden bir iki cümle kalsın diye. Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış Bilememişim... “Sende bir sürü şiir vardır, göndersene...” cümlesiyle devam etmiş... Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere... Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk, Kendi halinde... Açık, koyu, soluk, canlı... Ama mavice...

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Yorumlarınızı merak ediyoruz.x
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.