BERDÜ’L-ACÛZ (KOCAKARI SOĞUKLARI)

(Bilimsel bir şeyler yazacağımı sanmayın sakın, ondan daha önemli bir şey anlatacağım. İnsanın içindeki mevsimlerin en acımasızını. Meteorolojiye özel bir ilgim yok, uzmanı da değilim. Her insan kadar, dışarı çıkarken ne giyeceğimle ilgili ilgim olur en çok, o kadar. Ben burada başka dertteyim. İnsanın meteorolojisine değinmek istiyorum.)
(Bir açıklama yapayım yazıya başlamadan; benim duygularımı abartılı tasvirlerle anlatmam sizi yanıltmasın. Genelde dinamikleri yüksek kuvvetli, tevekkül eden biriyimdir. Acı beni devirmez güçlendirir felsefesini severim. Ancak “acıların kadını” gibi aciz lafları sevmem. O kadar ağır bir durumum yok ama ben iflah olmaz bir hüzünbaz’ım. Hüznü seviyorum, şiirsel geliyor. Sevmek yetmiyor tabi, iç dünyam böyle çalışıyor benim.
Melankoli lafını da sevmiyorum.
Hüzün ya! kesin benimki o. Bizim neslin bir çoğunda olan durum.)
Aslında yazıya şöyle başlayacaktım;
Yazın ortasında bir garip matem, bir çeşit zemheri
Zaman ağrı dindiren sözünü unutmuş
Sıcağın en harlı yerinde; son çığ’lık son soğuk (aşırı soğuk yakar biliyorsunuz)
Şimdi makas değiştiriyorum. Birazcık hüznü anlatıp sonra asıl konuya döneriz. Ki zaten çok da birbirinden uzak konular değil.
HÜZÜN;
İç burkulması
Aniden gelen bir acıya da benzemez hüzün, yıllarca içinden çıkmayan kin’e de. Onun kendi zarafeti vardır, sessiz ve sakindir. Sobanın başında uyuklayan kedi kadar mutlu ve dilsizdir. Kedi gibi mahzun mahzun bakar hüzün denilen şey. (Mahzun; hüzünlü bakan kişi demek. Hüzünlü bakan hüzün. Bakın ne güzel bir kısırdöngü yarattım. Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar’dan daha karmaşık bir metafor oluşturdum sanki) (Ay deli çıkacam yakında)
Hüzün diyorduk; ağır ağır demlenmiş çayın buharına benzer, dumana benzer, sis’e benzer. Yani iç’ine sis çöker gibi bir hâl olur. Bazen dağılır, ama her gece yeniden birikir o sis. Siste hiçbir şey görünmüyor diye yok sayamıyoruz biliyorsunuz ve ben hepsini duyuyorum, oradalar, hiç gitmiyorlar, bütün harfler, kelimeler, cümleler… Birazını salıyorum dışarı ve böylece ben de okuyabiliyorum siz de okuyabiliyorsunuz.
Saldıkça bitiyor sanmayın, mayalıyor orada birbirini hüzün melodileri.,..
Hüzün dışarı nereden çıkış buluyor? Bildiniz! Tabii ki gözlerden. Mat bir taşın ışıltısı gibi.
Neyse hüzün başka bir gün, başka bir yazıya konu olsun aslında. Yazdıkça yazasım geldi. Bu seferlik konuk konu olarak kalsın ve uğurlayalım kendisini.
Dönelim zemheriye
(aslında benim yazılarımın aralarına girip girip çıkar hüzün. Bi arkadaşa bakıyorum bahanesiyle aralar perdeyi, kaçak olarak kalır bazen, bakıp göz kırpar gider falan işte. Çok da yok olmaz yani)
Ben de bu sefer parantez içleriyle yazıyı bitireceğim herhalde… Yazasım mı yok, kaçasım mı var, ne ettiğimi bilmiyor muyum neyim?
Baştan alıyım ister misiniz? Hem yazı uzamış olur (şaka şaka) diyecem de aslında kısa yazının daha makbul olduğunu biliyorum.
…………………………
Yazın ortasında bir garip matem, bir çeşit zemheri
Zaman ağrı dindiren sözünü unutmuş
Sıcağın en harlı yerinde; son çığ’lık son soğuk (aşırı soğuk yakar biliyorsunuz)
Bana şah damarımdan daha yakın olan, benim yakarışıma aşık biliyorum. Başka izahı yok bunun, yoruldum aşık maşuk durumlarından (bu da şaka şaka)
(Sulandırmadan devam eder misin lütfen! Gerçekten bugün bi garipsin. Valla okuru yordun, kendimden biliyorum) (Tamam tamam gel gitme yazıyorum doğru dürüst)
Ağustosun bağrında demlenir eylül
Acıtmak daha da acıtmak için
Daha çok batmak için
kalbime yürüyen damarlarıma döşenmiş mayınlarını
darmaduman patlatmakla başlasın şölen…
(ağrı başka acı başka)
Yapraklar dökülmek için sinmiş; Eylülü ve Ekimi bekler. Kasım’a da taşar bu durum…
Umurunda değil damarına yürüyen özsuyu, uyanan çiçeği yaprağın; illa gidecek…
Rüzgâr da sinmiş bekler, dökülen yaprakları savurmak için
İlk-bahar varsa son-bahar da vardır.
İlk-bahara güvenmekle güzelleşir insan
Yazın ayak sürür ve
Son-baharda tutamazsın.
Hazan mevsimi (bizim hüzün) ne de olsa…
Ama o dem de geçti (mevsimlerin büyüsüne ayak uydurma mevzusu. Yok baharı severim, yok kışı severim, yok yaz insanıyım ben… gibi laflar umurunda mı mevsimlerin. Sırayla ring yapıyorlar, sen neysen nesin, neresindesin bu işin, ona ne)
Geçti gitti. Ruh yaşlanmaz derler bir de. Yaşlanmaz olur mu. Dünya kuruldu kurulalı dünya üzerinde olduğunu düşünürsek…
Kalbimin duvarı gözyaşlarımdan nem oldu, çürümek, çökmek üzere (ağladığım yok ha üzülmeyin, sırf şu cümleyi kurmak için ağlıyormuş gibi yapıyorum. Hatta bir tek “duvar” kelimesine oynuyorum)
(ileriki satırlarda gözyaşı yalanına destekli bir gönderme yapabilirim isterseniz eğer)
(çok da ileriye gitmeye gerek yok hemen söylüyorum)
(Sulugözlü biriyim ama hiç ağlamıyorum. Nasıl birşeyim düşünün artık)
(kendi kendine konuşma deli sanırlar)
Aslında bütün beni bu yazıya oturtan duygunun tüyosunu vereyim mi? Beni her zaman bu kıvamda bulamayabilirsiniz. Yazarım koyarım ortaya, ister anlaşılsın ister anlaşılmasın. Ukalalıktan değil ha! Anlaşılmama isteği de bir kaçış çeşidi’dir. İç gözü’nü açanlar biraz kıyısından köşesinden anlayabilir.
Neyse, iki sayfa laf ettim, asıl anlatmak istediğim şeyi anlatamadım.
Konu ne biliyor musunuz; (bütün bu sancılarımın çıkış cümlesi) (içimde öküz oturur gibi oturan ve beni ne zamandır rahatsız eden cümleyi artık azad etme vakti geldi). Cümle dediğime bakmayın, kelime kelime içimde büyüyen, insan suretine bürünen, beni tutuklayan, cezasız hapse atan, orada unutan ve sonra da ortadan yok olan, yıllar da geçse aynı yerden aynı koca yüreğiyle, küçücük eşgâliyle, dağ yerine koyduğum, kendine bile hayrı olmayan, benim hâlâ Toroslar yerine saydığım sıradağlar)
DAĞIN DEVRİLİŞİ
ÇIKARDIĞI SESSİZLİK
İÇİME ÇÖKEN TOZDUMAN
(Bu meteorolojik bir durum mudur? Dağ, çökme, tozu dumana katma)
(Ha bir de Toroslar lafını kullandım)
(İstiyorsanız güvendiğiniz bu dağların üzerine kar hayal edebilirsiniz)
(Kar meteorolojik bir doğa olayı ya! kendimi de kurtarayım. Verdiğim sözü tutayım. Meteorolojiyle ne alakası var yazının demeyin diye)
(Ordan not gelir mi hocam?)
Dilbilgisi berbat! (kasıtlı yapıyorum hocam)
Konu dallı budaklı! (böyle seviyorum hocam)
Bağlantısı yok gibi cümlelerin birbiriyle! başlık alakasız! (siz öyle sanın hocam)
Hocam daha bitmedi be! Kağıtları toplamayın, biraz daha zaman verseydiniz toparlayacaktım.







İnsanın iç dünyasında biriken o sessiz hüznün ve hayal kırıklıklarının, dışarıdaki mevsimlerin akışıyla nasıl bu kadar kusursuz bir uyum içinde sessizce demlendiğini düşünüyorsunuz?
Yazar, içsel bir hesaplaşmayı ve zihinsel dalgalanmaları merkeze alırken, okuru sürekli akışın içine dahil eden samimi bir ton benimsemiş. Metin boyunca parantez aralarında beliren doğaçlama refleksler, anlatının biçimsel sınırlarını esnetirken hüzün kavramına dair özgün bir derinlik sunuyor. Biçimsel kaygılardan uzak bu serbest akış, sıradan bir mevsim tasvirinin ötesine geçerek yazarın ruhsal iklimini doğrudan hissettiriyor.
Seher hanımcım yazılarınız her zamanki gibi harika. Bu yazınız farklı ama kelimeler, cümleler, geçişler… Büyük zevkle okuyorum yazılarınızı ne olur ara vermeyin artık. Sevgiler
Seher hanım şu ana kadar okuduğum yazılarınızdan çok farklı bir tonda ama kelimeler, cümleler, anlatım vals yapan çiftlerin mükemmel uyumu gibi akıp okuyucuyu buluyor. Kaleminize sağlık
Blog içerisinde çok farklı anlatıma sahip yazarlarla bir araa olmak harika bir serüven.