İÇİMDE KIZIL BİR GÜL GİBİ
“Rüzgârlı bir güvertede
deniz suyuyla
tel fırçayla yıkanmış
bıranda bezinden gömlek gibi
sırtımda keder”
Nazım Hikmet
Ankara rengârenk resimlerin arasına sıkışıvermiş, siyah-beyaz birkaç fotoğraf karesi gibidir belleğimde; çok net, çok belirgin, yalın duygularla hatırlanan, karmaşık hiçbir yanı olmayan…
Hiç keder yoktu o yıllarda, öfke, isyan, elem yoktu. Şehrin rengi, aralık ortalarında mutlaka yağan ve günlerce kalkmayan kardan ötürü beyazdı. Şekli, İstanbul’un köşesiz kubbeleri, uzun sivri minarelerine, akıcı, saydam çizgilerine inat, iri bir kibrit kutusu gibi belirgin ve kunttu. Zaman öncesinde bile var olan doğduğum kentin gizemine, erişilmezliğine karşın, ‘yoktan var edilmiş tek şehir’di. Dolayısıyla, açık seçik ‘benim’di, benim kuşağımın her derde deva olan kentiydi. Tren istasyonuna yakın mahallelerde, rüzgârda belli belirsiz savrulan kömür kokusu, Nisan sonlarında genizleri yakan keskin sümbül, hanımeli, şakayık kokuları ve her bahar, valizi bana eliyle diktiği elbiselerle, armağanlarla dopdolu gelen ve bizimle tam bir ay kalan anneannemin sayesinde, yılda bir ay kesintisiz süren saltanatım vardı. O azarsız, eleştirisiz, disiplinsiz ayın sonunda, okullar kapanınca, anneannemle birlikte yataklıyla İstanbul’a tatile giderdim. Üstlerine WL (Wagon Lits-Yataklı Vagonlar) harfleri basılmış kadife koltuklarda dizlerimin üstünde yükselir, karanlığa uzanan bozkırı seyrederdim pencereden, yataklarımızın yapılmasını beklerken. Yataklar hazır olunca, anneannem Osmanlı kadınlarına özgü kapanma içgüdüsüyle olsa gerek, hemen perdeleri indirirdi, sanki hızla akan trende bizi birileri gözetleyebilirmiş gibi. Kulaklarımda, tıkırdım-tıkırdım-tıkırdım diye belli bir nakaratla giderken birden tısss diye duruveren tekerleklerin raylar üzerindeki acı gıcırtısı, taşra istasyonlarında oğlancıkların, “Gaste… gaste…” diye kristal havayı yırtan çocuk sesleri, genzimde keskin kömür, burnumda çarşafların sabun kokusu, gözlerimin önünde bembeyaz kolalı örtüleriyle kahvaltı masaları ve siyah takım elbiseli, kibar garsonlar (şimdilerde, varlıklı Nişantaşı kadınlarının ellerinden düşmeyen, öğretmen maaşına alınmış, o plastik görünümlü, zevksiz çantalara vurulmuş harfler, bana çocukluğumun bu tren fasıllarını çağrıştırır da her seferinde burnumun direği sızlar hâlâ.)
Çook uzak bir yerlerden yıllar sonra dönüyormuşuz gibi, başta nenem ve dedem olmak üzere, aile tam takım karşılamaya gelirdi bizi. Kalabalık platformda akrabalarımızı seçmeye çalışır, el sallardık pencereden.
Konuşup, öpüşüp, koklaşma ve “Ah ne kadar büyümüş, nasıl da uzamış, gözümde tüttünüz” sohbetinden sonra, elim sımsıkı dedemin avucunda, hep birlikte itişe kakışa ve sürekli konuşarak, Nazım’ın şiirlerinde sıkça geçen Haydarpaşa’nın geniş merdivenlerinden iner, vapur iskelesine giderdik. Anneannemin bej rengi kılıflara geçirilmiş valizleri, genç bir hamal çocuğun sırtında, izlerdi bizi. Ada’nın bana uçsuz bucaksız gelen cennet bahçesinde iki çam ağacının arasına kurulu kırmızı salıncağım, düşüveririm endişesiyle, hâlâ üç tekerlekli bisikletim ve daha da şımarabilmem, el üstünde tutulmam için pişirilmiş en sevdiğim yemekler, başta büyük teyzemin eşsiz kuru köftesiyle patates kızartması, karpuz, beni bekleyen yeni oyuncaklar… Hayatın gerçek tadı!
Ankara’da yaşam, İstanbul ile kıyaslandığında düz bir çizgi gibiydi. Akşamları, ne yenirse yensin, pilav ve hoşafın hiç eksik olmadığı Ada’daki köşkün upuzun sofrasında buluşan dede, nene, anneanne, teyzeler, dayılar, yengeler, enişteler ve kuzenler kalabalığına karşı, Yenişehir’deki küçük evin kare masasına bir çekirdek aile otururdu; anne-baba-kız üçgeni! Çoğu kez de baba, Anadolu’da bir yerlerde…
Ben babamı hep özlerdim çocukluğumda. Haftalarca gider, her gittiği Anadolu kentinden bana bir kartpostal yollardı babam. Gece yatarken yastığımın altına koyardım kartlarını, onu yakınımda hissetmek için.
Ankaralı çocukların, başka şehirlerde büyüyenlere göre bir ayrıcalıkları vardı, hele de bürokrat çocukları iseler. Başkentin havasına sinmiş yoğun politika dumanını onlar da anne-babaları gibi solurlardı ister istemez. Ankara’da çalışan devlet memurlarının evlerinde sabahtan akşama kadar siyaset konuşulurdu. Hep, “Ne olacak bu memleketin hali?” muhabbeti ve hep, “Biz hiç adam olmayız!” endişesi…
Ya ben! Ben neyin bedelini ödüyordum acaba? Sevgimi, iyi niyetimi, güvenimi hak edecek kişiler çıkmamalı mıydı yoluma?
Bir yerde kocaman bir yanlış yapılmış olmalıydı. Eğer kesin bir kader çizgisi yoksa hayatımızda, bu yanlışta benim de payım vardı kuşkusuz.
Payıma düşen yanlışı bulmalıydım. Bir an önce bulmalıydım. Tamam, yanlış kişiyle çok genç yaşta evlenerek, istemediğim bir yöne ilerleyen bir trene binmiştim. Hata benimdi. Kısa sürede atmıştım kendimi trenden aşağı.
Ya sonra?
Babamın kartpostalları, Nâzım’ın şiirleriyle şekillenmiş dünyamda, yitip gitmiş değerlerle yaşamakta ısrarlı olduğum için mi sürekli hayal kırıklığına uğruyordum? Hayal kırıklıklarından doğan mutsuzluğumu gözlerime, yüz hatlarıma, davranışlarıma yansıtarak öfkeye mi neden oluyordum? İçimdeki hüsranın giderek öfkeye, öfkenin kinayeye, kinayenin, küçümsemeye dönüşmesi sonuçta yoğun bir bıkkınlık çemberi oluşturuyorsa bende, bu karşı taraf için de mümkündü, pekala.
Çember yuvarlaktı, kaygandı, durdurmak için sımsıkı yapışabileceğimiz bir ucu yoktu. Yuvarlanıp duruyordu aramızda, durmaksızın.
Olduğum yerden birdenbire fırlayıp son hızla üç yıl öteye koşaydım ve sonra nefes nefese durup geriye bakaydım, o andaki halime –biraz da utanarak– gülerdim heralde. Olayın içindeyken, kendini hak etmediği bir dramın başoyuncusu gibi görüyordu insan. Oysa hayatın sahnesinde kazanan ya da kaybeden yoktu. Eşit dağılmıştı roller. Ama ne yazık ki üçüncü yıla ancak bin doksan beş gün yaşadıktan sonra ulaşabiliyorduk. Biraz geç kalınıyordu, hiçbir şeyin çılgınca sevinmeye ya da ölümüne üzülmeye değer olmadığını anlamak için.
Nâzım’ın yaşamadığı ve kimsenin artık birbirine kartpostal yollamadığı bir dünyada, kendimle hesaplaşmanın yanı sıra, yalnızlığımın da giderek derinleştiğini düşünüyordum Ama uykusu geçen gecelerin sonunda en yoğun duygu, ne pişmanlık, ne kızgınlık, sadece özlem oluyordu: Şehrime duyduğum özlem.
“Yürek değil be, çarıkmış bu, manda gönünden,
teper ha babam teper
paralanmaz
teper taşlı yolları.
Bir vapur geçer Varna önünden,
Uy Karadeniz’in gümüş telleri,
bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nâzım usulcacık okşar vapuru,
yanar elleri….”
***
“Şu Varna deli etti beni,
divane etti.
Sofrada domates, yeşil biber, kalkan tavası,
radyoda “Ha uşaklar!” Karadeniz havası,
rakı kadehte aslan sütü, anason
uy anason kokusu!
Ahbapça, kardeşçe konuşulan dilim…
A be islâh be, islâh be hâlim…
Şu Varna deli etti beni,
divane etti.”
***
“Mavi çanakta cacık.
Peynirli pide getirdiler,
-İstanbul’dayım sanki-
peynirli pide getirdiler,
susamlı, sıcak sıcak, yumuşacık..,
Varna’da bu yaz günü,
çok hasta, çok muhacir şair için bile,
bütün büyük laflardan uzak
bir bahtiyarlık-yaşamak…”
Şair’e bakın hele! Bunca hasret ve keder içindeyken bile, canının çektiği fırından yeni çıkmış ramazan pidesinin sıcaklığı ve bir tas cacığın serinliği!
Ah, demek dünyanın tek oburu ben değilim, memleketinden uzaktayken köftenin, kalkanın, kuru fasulye-pilavın, rokanın gözünde tüttüğü, cacığı, simidi ve pideyi özleyen, vatanıyla illa bir de damak bağı kurmak isteyen. Benimki mide derdinden de öte, görsel bir hasretti üstelik. Roka, biber, domates, hıyar denince Balık Pazarı’nı düşlüyordum hemen, kırmızı tablalarının içindeki taptaze balıkların, taptaze Rum kızlarına adeta yan yan bakarak göz kırptıkları, koku, renk ve ses cümbüşü Balık Pazarını….
“Burda yeşil biber
acı mı acı.
Acı mı acı
burda türküler
Bana da böylesi gerek,
of, of,
böylesi gerek.
Yanıp tutuştum, of, of.
Yanıp tutuştu yürek.”
Acı biberiyle Balık Pazarı, çocukluğum ve Nâzım el ele vermiş üstüme üstüme geliyorlardı. “Sen BOR OTELİ’ni okudun mu hiç?” diye soruyordu Nâzım bana, “uykusuzluğun ne demek olduğunu bilir misin?”
“Şu Varna’da uyumanın yolu yok geceleri,
uyumanın yolu yok:
yıldızların bolluğundan,
yakınlığından, parlaklığından,
kumlukta hışırtısından ölü dalgaların
…..
İstanbul’dan çıkıp
Boğaz’ı geçip
odamı dolduran anıların yüzünden”
Bilmez olur muydum hiç! ‘Boğaz’ı geçip odamı dolduran anıların yüzünden, uyumanın yolu yok’tu nicedir.
Ama şimdi yine Londra’daydım… evim yoktu, kocam yoktu, tasasız sorunsuz günler geçip gitmişti… Hızını kaybetmiş hantal yıllarıyla, önümde sonu gözükmeyen derin ve karanlık bir kuyu gibi duruyordu yaşam! Şehrimi, evimi, çocuklarımı özlüyordum.
“Yok…., Geçti o geceler…
Şimdi İstanbul’da olsam
aklıma mı gelirdi onları aramak?
Amma İstanbul’dan uzak
her şeyi arıyorum
Üsküdar Cezaevi’nin görüşme yerini bile…”
İstanbul’dan uzakta, ben de arıyordum şehrime dair her şeyi. Aklıma mı gelirdi trafiğin arapsaçını, uzun-kısa, eski-yeni, derme-çatma, birbiriyle en ufak bir uyumu bulunmayan, üst üste yaslanmış binlerce binanın görüntü kirliliği yetmezmiş gibi, bir de rastgele asılmış iğrenç reklam panolarının keşmekeşini, apartman önlerindeki çöp kutularını deşenlerden artakalan iğrenç görüntüleri, en lüks mağazaların fiyakasını alt üst ediveren arabesk çığırtıları, soğan ve ucuz et kokusu sinmiş caddeleri bile özlemek. Ama özlüyordum işte, dönmemeye karar verdim vereli.
Burnumda, İstanbul’da bıraktığım çocuklarımın kokusu tütüyordu, gözleri cıvıl cıvıl, gür saçları tarağa gelmeyen, genç, dağ keçileri gibi ince uzun bacaklı, yerinde duramayan, yaramaz, mutlu çocuklarımın.
Oğullarımın her biri ‘Memet’e dönüşüyordu Nâzım’ı okurken.
“Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna’dan,
işitiyor musun?
Memet! Memet!
Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
Memet! Memet!
Daha, daha, daha okuyordum inadına, daha da beter olmak için, özlem daha da derinleşsin, içim daha çok yansın diye…
…
Gerçekten salak mıydım ben? Ne yapıyordum buralarda? Ben istersem eğer, hemen bir bilet alıp memleketime dönebilirdim. Çocuklarımın süzme bal rengi, ışıklı gözlerine kavuşabilirdim. Nâzım için mümkün olamayan ‘dönmek’ benim için ne kolaydı… Bir an kendimi, oğluna kavuşamadan ölüp giden Şair’in yerine koyuyordum. Memet’e yazdığı son mektubunu okurken.
“Memet,
ben dilimden, türkülerimden,
tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
anana hasret, sana hasret,
yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim”
Gözyaşlarımı silip, şükürler ediyordum Tanrı’ya, çocuklarıma hasret ölmeye mahkum olmadığım için…
“Kapıyı çalıyorum,
Bu evde ben de senet vereceğim şeytana,
ben de kanımla imzalarım senedi.
Ne altın istiyorum ondan,
ne bilim, ne gençlik.
Hasretlik cana yetti,
pes!
Beni İstanbul’uma götürsün bir saatlik…”
Dönemezdim. Dönerdim. Dönmezdim.
Bir ses vardı kulağımda sürekli.
Bir ses vardı…
“Koparmış ipini eski kayıtlar gibi yüzer
kışın, sabaha karşı rüzgarda tahta cumbalar
ve bir saç mangalın küllerinde
uyanır uykudan büyük İstanbul’um”
İstanbul’da uyanmak istiyordum. İstanbul’la beraber uyanmak istiyordum ben de, Nâzım gibi.
“Geceleyin yıldızsız ağır denize kadar
geceleyin zifiri karanlıkta
güneşli buğday tarlasıdır Bakü şehri.
Tepedeyim,
avuç avuç çarpar yüzüme ışık taneleri,
havada rast peşrevi Boğaziçi suları gibi akar”
Benim bulunduğum şehirde tepe yoktu. Mavi bir deniz yoktu. Rast peşrevi de yoktu havada, Boğaziçi suları gibi akan… Bana doğduğum şehri çağrıştıran hiçbir şey yoktu Londra’da. Sadece Nâzım’ın dizeleri vardı elimde, beni şehrime uçuran.
“………… uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
ve beyaz tenteli sandalları,
siyah mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
bir deniz kıyısındadır şehir.”
O hırçın, çirkin, ihtiyar ve kalleş, o uysal, yumuşak, eşsiz ve bilge şehrime dönmeliydim, Nazım gibi özlemekten ve beklemekten yorgun düşüp birdenbire umutsuzca yaşlanmadan önce.
“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Kubbeli çınarlı mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın”
Şair’in yorgunluğu bana da sirayet ediyordu. Yorgundum, yorgundum. Ve İstanbul, doğup büyüdüğüm şehrim, şimdi ‘kubbeli, çınarlı, mavi bir liman’dı, yüreğimde.
Uyurgezer gibi, robot gibi hiç düşünmeden, valizimi indiriyordum dolabın tepesinden, konsolun çekmecelerini açıp boşaltıyordum çamaşırları, kazakları, bluzları, etekleri, valize tıkıştırmak için. Giysilerimin üzerinde, çocuklarıma aldığım son oyuncaklar…
Şimdi ben ne yapacaktım?
Yeni günlere gözlerimi nerede, nasıl, ne biçimde açacaktım?
Bir ses vardı kulaklarımda.
“uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
…………. şarkı nihaventti”
Bir ses vardı.
Bu ses ağaca değince; ağaç denize, deniz buluta, bulut kuşa dönüşüyordu. Mavi bir limana doğru kanat çırpıyordu kuş…
Bu ses şarkıya dönüşüyordu…
“İçimde çalınan ıslık / beni nereye çağırır?
Memleket mi, yıldızlar mı, / gençliğim mi daha uzak?”
Bilecektim bu sesi… bilecektim.
Bu ses, hasretin ve ayrılığın bilgesi Nazım’ın şiirlerindeki sesti.
Doğduğum şehrin sesiydi…
Deniz ve dalga vardı bu seste, gün batımları, şafak söküşleri ve de gençliğim….
Bir şehir ve şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventti.
Bu şehir de nihaventti.
Karşımda, çocukluğumdan kalma bir masal gibi duruyordu şehir.
Sabahın ilk ışıklarıyla, rüyaların dip sularından yükselerek denizin üstünde belirmeye başlayan, ufka çizilmiş ıslak bir hayal gibi, mavi, uhrevi, şiir şehir! O, eşi benzeri olmayan, çınarlı kubbeli mavi liman!
Ve ben içimde söylenen şarkının çağrısına uyarak, beni çağırdığı yere dönüyordum, beyaz tenteli sandalları / siyah mavnaları / güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındaki şehrime… bir daha onu asla asla terk etmeyeceğimi bilerek.
Londra’da vakit öğleden sonraydı
Gün batımıydı şehrimde.
İstanbul’da henüz menekşelenmişti sular.
Nazım’a;
gönlüme
gözüme
kulağıma
ve yüreğime
bahşettiği güzellikler,
heyecanlar için
doğumunun yüzüncü yılında
binlerce teşekkürle
2002 Ayşe KULİN
İçimde Kızıl Bir Gül Gibi

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


