BİTTİ
Oysa…
Aklında kalanlarla yetinir insan…
Mahzene atmadıklarıyla…
Elemede üstte kalanlarla…
…
böyle başlayacaktı yazı…
İnsanları evrimleştiren bir sürü olay var hayat yolculuğunda.
Yıllardır tanımlanan mistik kavramları, herkes bir şekilde hayatında deneyimliyor. Kıyameti, cehennemi, cenneti, sırat köprüsünü, melekleri, şeytanları, miracı…
Bir çocuğun kıyameti ile bir yaşlının kıyameti aynı şey olmaz tabii ki. Bir aşığın kıyameti ile bir hastanın kıyameti de aynı olmaz. Ama kıyamet kıyamettir. Bitiş’ten önceki son acı…
Eleme, benim Mahzen yazımdan hemen sonra yazmak istediğim yazının başlığı olacaktı. Mahzen nasıl bilinçaltımızı, çocukluğumuzu içeriyorsa, Eleme’de bilinçüstümüzü, yani üstte kalanlarla sürdürdüğümüz hayatı simgeliyor olacaktı. Ama son günlerin tek konusu olan Coronavirüs sayesinde bu Eleme’nin farklı anlaşılması da ihtimal dahilindeydi… Eleğin üstünde kalan en popüler konu şu anda bu konu, doğal olarak.
Hayat tam da bu işte. Konular bir anda değişebilir. Makas değiştirir ya da raydan çıkar herşey…
Hayatın rotası bir anda farklı bir yöne kaydığında, içindeki ağacın kökünü de yerinden oynatır. Bir sürü de dal kırar. Kırılan dalların batan uçları mı daha çok acıtır içini, üstünden kaçışan kuşların kanat vuruşları mı ayırt edemezsin. Ne kadar hassas olduğunun ölçüldüğü bir dönem başlar hayat yolunda…
Balonu gökyüzüne salarsın bazen, elinde tutmaktan daha doğru gelir bu durum.
Sıkı sıkıya tutunmamalı insan herşeye de zaten.
Ne kadar direnirsen diren, hayat eleğinde elenir bazı ince şeyler, üstte kalan kaba şeylerle devam edersin yola…
Yolda karşına çıkan diğer her şeyin de bir yol hikayesi vardır. Döngüye hizmet eden… Herkesin haklı olduğu bir döngüdür bu. Gerçekten öyledir. Herkesin haklı olduğunu sandığı bir döngüdür yani. Kimseyi bu sanısı yüzünden suçlayamazsın. Yaşam öyle idame ettirilir çünkü.
Sonra yolları kar kaplar da yürüyemez olursa insan, o zaman bir şekilde değerlendirmelerini değiştirir. Ama yine de herkes haklıdır kendince… kimseyi suçlayamazsın.
İçinin penceresinden kafayı uzatıp bakarsın ve daha büyük pencereler görürsün. Dünyanın penceresini… Kirlenmiş bir pencerenin ardından güzelim manzaraya bakarsın, gözlerin yorulur.
Gördüğün herşey masumdur oysa…
Herkes masumdur.
Uyurken çocuğunu seyreden anne kadar huzurlu değilse de bir katil bile masum olabilir.
Masumuz…
ve bu dünya bize göre bir yer değilmiş, bu yükü kaldıramadık.
Kapının önünde dururuz bazen
Giriş izni bekleriz…
İçeri alınmazsak, gidecek yerimiz yoktur, o kadar…
Kanatlarımızı açacak kadar mesafe yoksa, anlamayız kanatlarımızın büyüklüğünü…. dar alandayızdır bazen.
Elimizden bir şey gelmez.
Geldiğini sandığımız şeyler gayretimizdir sadece…
Tabii ki hareketsiz duramayız… gayretteyizdir sürekli… ama gurbetteyizdir de aynı zamanda. Kısıtlıyızdır yani…
Sevgili cennette uyanmak zamanı belki ama… promosyon biletlerimiz bitmedi belki de daha…
Bu dünyada zaman hiçbir şeye yetmiyor artık, rüyalardaki gibi değil… zamanın kıymetini bilmiyoruz diyoruz ya…
ne yapacaktık ki…
ne kadar müsaade var onu da bilmiyoruz.
Dünyaya sataşmak mı istiyorsun. Buyur sataş… kazandığında kaybedeceğin bir savaşın gazisi olmak mı istiyorsun…
Yoksa susmak mı istiyorsun…
Okumak mı?
Bence okumak… Okunacak o kadar çok insan var ki…
Satırları ışıklı bi dünya çocuk var mesela…
Bazı sokaklara çocuk yağar yağmur yerine…
Karışalım aralarına saçlarımız ıslansın
Bereket dolsun koynumuza…
Nerdeyiz?
Neresindeyiz dünyanın?
Kainatın hangi noktasında olduğumuz önemli değil ki, güneş her yerden görünüyor…
Ben eskiden hiç bir şeyi kaçırmamak için sürekli yazardım, sürekli kayıt ederdim. Deliler gibi hiç durmadan… Hayatı ıskalamaktan korkardım galiba.
Artık bir önemi yokmuş bunun, öğrendim… hayat bizim içimizden geçip giden bir akarsu gibi… heryeri birbirinin aynı ama heryeri birbirinden farklı. Neresine denk geldiğinin bir önemi yok…
Tutamamak…
Hiçbir şeyin sahibi olamamak….
dalga geçer gibi, avun işte der gibi.
Aşk da olmasa, yalan dünyanın yalan olduğuna inanacağız neredeyse…
Aşk; dünyanın mayası… sevgi’nin resme dökülmüş hali, yazıya dökülmüş hali… kalıba dökülmüş, görünür kılınmış hali…
Hep bir tarafından kırık gider bazı aylar. Bitiş’e yakın dökülür saçılır kelimeler… melankoliyi uzatacak gücün kalmaz…
Sorular çoğalır…
Evler kimin? Yarın kimin olacak?
Dönüşümlerin de bir vicdanı olmalı. Canını yaka yaka dönüşen herşey, oluyorsa kendiliğinden oluyor. Sonrası… büyümüş oluyorsun.
Büyümek Bitiş’e yakın olmak demek yani…
Herşeyi bilmek istemekle bir ilgisi vardır bu durumun. Oysa bilmek sakinleştirmez bazen, bilmemek daha iyi.
Doğuşlara ve bitişlere çok da takılmamak lazım. Muhteşemdir her ikisi de, güneşten yola çıkarsak…
İnsanlar şaşkın şimdilerde…
Bir kış günü girilirse ilkbahara olacağı buydu…
Nefes alırsın, aldığını bimeden… bütün güzelliği buradadır nefes’in…bilmeden hep var olmasında…
Yoğun kar yağışlıdır bazen ömrün bir kısmı… Üşümekten içinin dallarını kar tutar… eritemezsin… yaz gelmeyecek sanırsın…
Oysa gelir…
Akşam kan ter içinde oyundan eve dönen çocuklar gibi aniden uykuya dalıverir hüzün…
Bazen kelimeler yardım edemez
Bazen zaman yardım edemez
Geç olunca bi hüzün çöker geceye
El arttırıyorum…
Bazı deneyimler can yakar
ceza olarak; sessiz zamanlar başlar
Yine de…
Nefes aldığımız sürece umudu beslemez miyiz?
Hayat bir şekilde kırdıklarını onarmasını becerir. Yeter ki ona o fırsatı verelim, güvenelim…
Başa dönüp bakalım;
Çocukluk…
Gençlik…
Sonrası…
Sonrası bir değerlendirme…
Hayatın Z raporu alınırken nelerden memnun kalmışızdır? Bilanço nedir? Hesaplar tutmuş mudur? Eksik ve fazla olan nedir? Yani kâr ve zarar hesabı nasıl sonuçlanmıştır.
Kâr…
Zarar…
Ne olduysa olmuştur artık… bugüne bakalım. Zira başka yolu var mı ki?…
Ne demişler hayat bir gündür, o da bugündür.

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


