Buradayım Ama Sanki Ben Değilim

İnsan bazen hiç beklemediği bir anda arkadaşından, eşinden, dostundan, belki de evladından öyle bir şey duyar ki ne söyleyeceğini, nasıl tepki vereceğini bilemez.
“Kendimi dışarıdan izliyormuş gibi hissediyorum.”
Böyle bir cümle duysanız ne düşünürdünüz?
İlk anda ne demek istediğini anlamakta zorlanabilirsiniz. Hatta karşınızdaki insanın kendisini doğru ifade edemediğini bile düşünebilirsiniz. Sonuçta insan kendisini dışarıdan nasıl izler? Kendi bedenine, sesine, duygularına nasıl yabancılaşır?
Meğer psikolojide bu durumun bir karşılığı varmış.
Depersonalizasyon.
İnsanın kendi bedenine, düşüncelerine, duygularına veya davranışlarına yabancılaşma hissi yaşaması olarak tanımlanıyor. Kişi konuşanın kendisi olduğunu biliyor ama sesini sanki bir başkasının sesiymiş gibi algılayabiliyor. Günlük işlerini yaparken kendisini olayların içinde değil de dışarıdan izleyen bir seyirci gibi hissedebiliyor.
Bir de buna oldukça yakın başka bir kavram var.
Derealizasyon.
Burada yabancılaşma kişinin kendisinden çok çevresine yönelik. Ev aynı ev, sokak aynı sokak, insanlar tanıdık. Her şey yerli yerinde ama bir şeyler eskisi gibi gelmiyor. Çevre gerçek dışı, uzak, sisli veya bir rüyanın içindeymiş gibi algılanabiliyor.
İlk okuduğumda üzerinde epey düşündüm.
İnsan bilmediği bir yerde yabancılık çeker, bunu anlarım. İlk kez gittiğimiz bir şehirde, tanımadığımız insanların arasında kendimizi biraz huzursuz hissedebiliriz. Yeni bir ortama alışmak zaman alabilir.
Ama kendi evinizde otururken, yıllardır baktığınız aynadaki yüzünüze yabancılaşmak?
İşte bunu anlamak o kadar kolay değil.
Üstelik işin ilginç tarafı, bu deneyimi yaşayan kişi çoğunlukla içinde bulunduğu durumun farkında. Evinin gerçek olduğunu, ellerinin kendisine ait olduğunu, konuşanın yine kendisi olduğunu biliyor. Sorun bunları bilmemesi değil, bildiği şeyleri eskisi gibi hissedememesi.
“Burası gerçek değil” diye düşünmekle, “Burasının gerçek olduğunu biliyorum ama bana gerçek gibi gelmiyor” demek arasında önemli bir fark var.
Depersonalizasyon ve derealizasyon deneyimlerinde genellikle bu gerçeklik değerlendirmesi korunuyor.
Bana kalırsa konunun anlaşılması en zor taraflarından biri de bu.
Düşünsenize, aklınız size her şeyin normal olduğunu söylüyor ama hissettikleriniz aynı şeyi doğrulamıyor. Kendi yüzünüzü tanıyorsunuz fakat aynadaki görüntünüz size yabancı geliyor. Çevrenizdeki insanlarla konuşuyor, işlerinizi yapıyor, hayatınıza devam ediyorsunuz. Buna rağmen kendinizle veya çevrenizle aranızda tarif etmekte zorlandığınız bir mesafe hissediyorsunuz.
İnsanın böyle bir durumda neler düşünebileceğini tahmin etmek zor değil.
Bana ne oluyor? Neden böyle hissediyorum? Ya bu durum geçmezse?
Bir de bütün bunları başkasına anlatma meselesi var.
Nasıl anlatacaksınız?
Karşınızdaki insanın hayatında hiç karşılaşmadığı bir duyguyu hangi kelimelerle tarif edeceksiniz?
Üstelik dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebilir. Sabah kalkmış, kahvaltınızı yapmış, işe gitmiş, alışverişinizi tamamlamış olabilirsiniz. Sizi gören biri herhangi bir farklılık fark etmeyebilir.
Sonra birine yaşadıklarınızı anlatmaya çalışırsınız.
“Biraz dinlen, geçer.”
“Kafana takma.”
“Çok düşünüyorsun.”
Tanıdık geldi mi?
Bizim toplumumuzda insanın anlamadığı bir duruma hemen açıklama getirme alışkanlığı var. Üstelik çoğu zaman açıklamanın doğruluğundan da pek şüphe etmiyoruz. Karşımızdaki insan daha derdini anlatmayı bitirmeden çözümü bulmuş oluyoruz.
Elbette bunu söyleyen herkes kötü niyetli değil. Hatta çoğu yardım ettiğini düşünüyor. Ancak iyi niyet, söylenen her sözün karşı tarafta iyi bir etki yaratacağı anlamına gelmiyor.
Hele ki insan kendi yaşadığını anlamakta zorlanırken bir de başkalarına anlatamadığını hissediyorsa.
Peki, bütün bunlar neden yaşanıyor?
Araştırmam sırasında karşılaştığım bilgiler, bu sorunun herkes için geçerli tek bir cevabı olmadığını gösteriyor.
Depersonalizasyon ve derealizasyon belirtileri yoğun stres, kaygı, panik ataklar ve travmatik yaşantılarla ilişkili olabiliyor. Bazı maddelerin kullanımı da benzer deneyimleri tetikleyebiliyor. Bununla birlikte, bu belirtilerin nasıl ortaya çıktığına ilişkin bütün mekanizmalar henüz tam olarak açıklanabilmiş değil.
Dolayısıyla bir insanın yaşadıklarını yalnızca geçmişindeki bir olaya, içinde bulunduğu ruh hâline veya günlük hayatındaki strese bağlamak doğru olmaz.
Zaten insan zihnini anlamaya çalışırken en sık yaptığımız hatalardan biri de karmaşık durumlara basit cevaplar aramak değil mi?
Birisi sürekli yorgun olduğunu söyler, hemen uykusuzluğa bağlarız. Bir başkası içine kapanır, moralinin bozuk olduğunu düşünürüz. Kaygılı birini gördüğümüzde biraz rahatlamasını tavsiye ederiz.
Oysa aynı belirti, farklı insanlarda birbirinden çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir.
Depersonalizasyon ve derealizasyon konusunda da benzer bir durum söz konusu.
Burada dikkatimi çeken başka bir ayrıntı daha var.
Bu tür yabancılaşma hislerini zaman zaman yaşamak, mutlaka bir ruhsal bozukluğun bulunduğu anlamına gelmiyor. Özellikle yoğun stres veya yorgunluk dönemlerinde kısa süreli benzer deneyimler ortaya çıkabiliyor.
Ancak belirtilerin sürekli hâle gelmesi, sık sık tekrarlaması, kişiyi belirgin biçimde rahatsız etmesi veya günlük yaşamını olumsuz etkilemesi durumunda profesyonel değerlendirme önem kazanıyor.
Çünkü depersonalizasyon ve derealizasyon belirtileri tek başına görülebildiği gibi başka ruhsal ya da bedensel durumlarla birlikte de ortaya çıkabiliyor.
Yani birkaç belirti okuyup kendimize tanı koymak pek sağlıklı bir yaklaşım değil.
İnternetin hayatımıza kazandırdığı tuhaf alışkanlıklardan biri de bu zaten. Başımız ağrısa arama motoruna danışıyoruz, biraz yorgun hissetsek olası hastalıkların listesini çıkarıyoruz. Beş dakika sonra kendimizi hiç aklımızda olmayan bir hastalığın belirtilerini araştırırken bulabiliyoruz.
Bilgiye ulaşmak elbette önemli. Ancak bilgi sahibi olmakla tanı koyabilecek yeterliliğe sahip olmak aynı şey değil.
Tedavi konusuna gelince…
Depersonalizasyon-derealizasyon bozukluğunda psikoterapi temel tedavi yaklaşımlarından biri. Kişinin yaşadığı deneyimleri anlaması, belirtilerle baş etme becerilerini geliştirmesi ve varsa eşlik eden ruhsal sorunların ele alınması hedefleniyor.
Kaygı veya depresyon gibi eşlik eden durumlarda ilaç tedavisi de değerlendirilebiliyor. Ancak doğrudan bu bozukluğu tedavi ettiği kesin olarak gösterilmiş, özel olarak onaylanmış bir ilaç bulunmuyor.
Dolayısıyla izlenecek yol, kişinin yaşadıklarına ve uzman değerlendirmesine göre belirleniyor.
Bütün bunları araştırırken fark ettiğim bir şey oldu.
İnsan, kendisini kendisi gibi hissetmenin ne kadar önemli olduğunu pek düşünmüyor.
Sabah kalkıyoruz, aynaya bakıyoruz, yüzümüzü yıkıyoruz. Kendi sesimizi duyuyor, ellerimizi kullanıyor, evimizin içinde dolaşıyoruz. Bunların hepsi o kadar sıradan geliyor ki başka türlü hissedilebilecekleri aklımızın ucundan bile geçmiyor.
Aslında üzerinde hiç düşünmediğimiz bu tanıdıklık duygusu, günlük hayatımızın en temel parçalarından biri.
Bir an için bunun değiştiğini düşünün.
Her şey aynı ama siz hiçbir şeyi eskisi gibi hissedemiyorsunuz.
İşte bu noktada, insanın yaşadığı deneyimi anlamak kadar onu anlatmaya çalışırken karşılaştığı tepkiler de önem kazanıyor.
Çünkü bazen karşımızdaki insanın ne yaşadığını anlamıyoruz. Anlamadığımız için de söylediklerini abartılı, tuhaf veya önemsiz bulabiliyoruz.
Oysa bizim anlayamamamız, onun yaşadığı şeyin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor.
Bu konuyu araştırmaya başladığımda depersonalizasyon ve derealizasyon hakkında bildiklerim oldukça sınırlıydı. Okudukça yalnızca iki psikolojik kavram öğrenmedim. İnsanların yaşadıkları bazı deneyimleri neden anlatmakta zorlandıklarını da biraz daha iyi anladım.
Elbette bir durumu araştırmak, onu bizzat yaşamış olmak anlamına gelmiyor. Okuyarak bilgi edinebilir, belirtileri ve olası nedenleri öğrenebiliriz. Fakat bütün bunlar, o deneyimin insanın hayatında nasıl bir karşılığı olduğunu tam olarak kavradığımız anlamına gelmez.
Belki de bu yüzden, karşımızdaki insanı anlamaya çalışırken her şeyi bilmemiz gerekmiyor.
Bazen yalnızca dinlemek yeterli bir başlangıç olabilir.
Çünkü insan her zaman ne yaşadığını bilerek konuşmaya başlamıyor.
Bazen ne yaşadığını anlayabilmek için konuşuyor.
Ve biz daha ilk cümlesinde ona ne yapması gerektiğini söylemeye başladığımızda, belki de en çok ihtiyaç duyduğu şeyi elinden alıyoruz.
Anlatabilme fırsatını.







Vedat Bey yazılarınızla, araştırmalarınızla; bilmediğimiz konulara ya da az bilip de ya da çok bilip de üstünde düşünmediğimiz konulara değinerek gerçekten çok önemli farkındalıklar yaratıyorsunuz.
Ayrıca yorum yapmadan, çözüm sunmaya çalışmadan dinlemek konusu ise benim yıllardır önemsediğim bir konudur. Bir diğeri de karşıdaki yardım istemeden ona yardım etmeye kalkışmanın ne kadar faydasız, belki de zararlı olacağı konusu… Son cümleniz bu yüzden bana çok etkileyici geldi. Elinize emeğinize sağlık
Vedat Bey, okurken düşündüm de, belki çoğumuz hayatımızın bir döneminde, kısa bir an için de olsa buna benzer bir yabancılık hissetmişizdir. Adını bilmediğimiz için yorgunluğa verip geçmiş olabiliriz. Elbette bunu sürekli yaşamak bambaşka bir zorluk olmalı. Bir de anlatmaya çalışırken “Kafana takma, geçer” cevabını duymak… İnsan zaten kendisine ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir de derdini anlatamıyor. Yazının sonu bu yüzden çok anlamlı geldi bana. Her zaman söyleyecek bir sözümüz olmasına gerek yok, bazen dinlesek yeter. Kaleminize sağlık.
Yazarın zihnin yabancılaşma hallerini ve bu deneyimlerin çevremiz tarafından ne kadar kolay harcandığını ele alış biçimi oldukça düşündürücü. Bilmediğimiz ya da anlamakta zorlandığımız durumlar karşısında hemen bir teselli veya çözüm üretme eğilimimiz, karşımızdakinin kendini ifade etme alanını nasıl daraltıyor olabilir?
Yazar, depersonalizasyon ve derealizasyon kavramlarını ele alırken bireylerin yaşadığı yabancılaşma hissini ve bu durumun gündelik hayattaki yansımalarını sorguluyor. Yazıda, karmaşık ruhsal durumların basit açıklamalarla geçiştirilmesinin ve aceleci tavsiyelerin karşısındaki kişiyi nasıl yalnızlaştırdığı vurgulanıyor. Bireyin kendini ifade edebilmesi için öncelikle yargılanmadan dinlenmeye duyduğu ihtiyaç, metnin odağını oluşturuyor. Doğal bir akışla ilerleyen bu değerlendirme, insan zihninin karmaşıklığına dair farkındalık kazandırıyor.