Yaz yavaşça elini ayağını çekerken bahçelerimizden, takvim yapraklarının değil, doğanın kendi sessiz ritminin değiştiğini hissederiz. Hava ne sıcak ne soğuktur artık. Tam ortada duran o tatlı serinlik, gündüzün telaşını biraz olsun yatıştırır. Bahçenin bir köşesinde, ilk bakışta sıradan bir yeşillik gibi duran Melisa ise yanından geçerken yapraklarına dokunmanızı bekler. Parmaklarınızın arasında ezilen bir yaprak, ansızın limonsu kokusunu bırakır.

Melissa officinalis, bildiğimiz adıyla Melisa ya da oğulotu. Gösterişli çiçekleriyle uzaktan kendini belli etmez. Onu fark etmek için biraz yaklaşmak, belki de yapraklarına hafifçe dokunmak gerekir.

Hafta sonu sabahları ya da akşamüstleri, zamanın biraz daha ağır aktığı anlardır. Bir fincan kahvenin ya da demli bir çayın buharı havaya karışırken insan geriye dönüp bakmakla ileriye yürümek arasındaki o ince çizgide durur. İşte bu yazı da tam orada, mevsimlerin ve ruhumuzun eşiğinde bekleyenler için.

Yazın son demlerinde, Ekim’in ilk günlerinde bahçemdeki Melisa’ya her dokunduğumda duyduğum o ferah koku, bana yalnızca bir mevsimin geçtiğini hatırlatmıyor. Zamanın avuçlarımızın arasından kayıp gidişini de usulca fısıldıyor. Gündüzün parlaklığında gözümüzün önünde duruyor aslında. Yine de çoğu zaman fark etmiyoruz. Bir yaprağı parmaklarımızın arasında ezince, bütün o telaşın içinde kaçırdığımız küçük bir güzellik çıkıyor ortaya.

Bir vedanın böylesine taze, böylesine canlı kokabilmesi doğanın bize sunduğu zarif tesellilerden biri belki de. Bir şey biterken bile ardında güzel bir iz bırakabiliyorsa, bitişler de sanıldığı kadar korkutucu olmayabilir.

Melisa, sıcak günlerin neşesini, kahkahalarla uzayan akşamların anısını ve güneşin tenimizde bıraktığı o tatlı sıcaklığı koynunda saklar sanki. Yazın açan küçük çiçekleri, gelip geçen arıları, yapraklarının arasına sinen güneşi… Sonra rüzgârın yönü değişir, akşamlar serinler. Ben de bahçede yanından geçerken bir yaprağına dokunur, o limon kokusunu içime çekerim. Telaşlı yaz sıcaklığı yavaşça yerini demini almış bir dinginliğe bırakır.

Yaza veda etmek, kaybetmenin hüznüyle değil, yaşanmışlığın minnetiyle dolmak demektir. Yaza veda etmek hiç bu kadar güzel kokmamıştı.

Sonbahar Ekim’de yaşanır. Eylül bir geçiştir, bir kararsızlık, yazın tozunu üzerimizden silkip atma çabasıdır. Ne tam yazdır ne de o gürültüsüz güz. Ekim geldiğinde sararan yapraklarda, akşamın biraz daha erken çöken karanlığında ve bahçedeki Melisa’nın yapraklarında saklı o limonsu kokuda sonbaharın gerçek ruhunu hissederiz.

Hüzünle harmanlanmış bir huzur, kabullenişle derinleşen bir güzellik kaplar her yanı. Ekim, doğanın ve insanın kendi kabuğuna çekilip iç dünyasının derinlikleriyle barıştığı aydır.

Dünya dışarıda kendi büyük gürültüsüyle dönmeye devam ederken, hafta sonunun dinginliğinde bahçedeki ya da balkondaki bir saksının başında durup Melisa’nın yapraklarına dokunmak, zamanı bir anlığına yavaşlatır. Bize görünenden fazlası olduğunu hatırlatır. Bazen en güzel şeyler karanlık çöktüğünde değil, ortalık sakinleştiğinde ve biz biraz olsun durup baktığımızda belirir. Tıpkı hayatımızdaki en değerli duygular gibi. Gürültülü başarılarda değil, sessiz ve derin anlarda.

Doğa bir dönemi kapatırken bıkmadan, usanmadan bize küçük güzellikler sunuyorsa, geçip giden günlerin ve biten mevsimlerin ardından hayıflanmak yerine yeni mevsimin getirdiği o demli sükûnete kucak açmak düşer bize de.

Arkanıza yaslanın. Pencereden içeri giren serin havayı ve bahçeden gelen o hafif limon kokusunu içinize çekin.

Hoş geldin Ekim. Hoş geldin sonbahar.

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.