Hayatın Karmaşasında
Hayatın normal akışı içerisinde tahammül sınırlarını zorlayan olaylar, bunlara sebep olan saçma kurallar, okuyan, anlayan ve değerlendirebilen insan olma kabiliyetlerini yitirmiş, görünüşte insan ama tamamen farklı bir türe evrilmiş tiplerle yaşamak zorundayız uzun zamandır.
İş hayatında, sokakta, markette, bakkalda, benzincide, restaurantta, cafe, hastane, postane, trafikte, kısaca her yerdeler.
Kim tarafından ve hangi özelliklerine göre ayrıcalık tanındı bilinmiyor ama diledikleri an diledikleri yerde diledikleri gibi, senin, benim, toplumun haklarını eze eze gasp edebiliyorlar.
Tepki gösterince, ağızlarından salyalar akan vahşi hayvanlar gibi saldırıyorlar. Herkes çakal, çakma mafya, serseri…
Konfor alanı diye bir şey kalmadı artık, işgal edildi.
Toplumsal kurallara bağlı olarak yaşamaya çalışan insanlar artık ötekileşti, inanılmaz bir kargaşa içerisinde, ya onlar gibi olmak ya da benliğini, öz saygısını korumak arasında bocalıyor.
Kendi kabuğumuza çekilelim desek, yok öyle bir yer artık. En güvenli, en huzurlu yer evindir değil mi? Değil artık, ya üst komşun, ya alt komşun yada binadan herhangi biri huzurunu kaçıracak bir şeyler yapıyor. Belki sürekli olmuyor ama en olmadık zamanda oluyor, bunu yaşamayan yoktur.
Ben bunaldım, kendimden şüpheye düşüyorum bazen, “acaba onlar normal de ben mi anormalim?” Neden ben sıkışık trafikte bir araç öne geçmek için sürekli şerit değiştirmeden efendi efendi kendi şeridimde giderken sağdan soldan öne geçmeye çalışıyorlar? Girdiği gibi kalsa tamam, yok, boşluğu farkettiği an hoop yan şeride bu sefer. Tamam anladık, acelen var, işe yetişeceksin, iyi güzel de, kardeşim sabahın köründe pazar alışverişine çıkmadık ya, biz de işe gidiyoruz.
İşin normali bu mudur acaba? Kurallara uymak salaklık mı oluyor? Bizim gibilerin sayısı hiç de az değil aslında ama o garip türler var ya, hepsini toplasan bir avuç ederler, buna rağmen hepimizi sindirmişler, ezmişler. Bıçak kemiği delmediği sürece kimse bir şey demiyor, çünkü konuşarak çözüme ulaşamayacağını biliyor.
Ben mi fazla geliyorum bu topluma, yoksa toplum mu bana fazla geliyor karar veremiyorum. Eskiden adap vardı, saygı vardı, hoşgörü vardı, komşuluk vardı en önemlisi de insanlık vardı, kimse kimseyi rahatsız etmezdi, çekinirdi. Şimdi ne adap kaldı ne saygı, ne komşuluk ne de insanlık. “Yaptım oldu, canım istedi yaptım” artık düstur bu.
Hal böyle olunca da kendimi hiç bir yere sığdıramıyorum.
Bana lazım olanı da biliyorum aslında. Herkesin istediği gibi sessiz, sakin, huzurlu bir hayat.
Benim istediğim huzura kavuşabilmem için de en uygun yer; uzaklarda, etrafında kimsenin olmadığı, dağın başında, ovanın ortasında, ormanın dibinde ya da derenin kenarına tek başına kondurulmuş, yalnız, hüzünlü gibi duran evler vardır ya, hani böyle bir yer gördüğümüzde “herkesten nefret ediyorum evi” dediğimiz, medeniyetten en az 1 saat uzakta olan, işte öyle bir yer lazım bana.
Mandıra Filozofu gibi yaşamak istiyorum.
3-5 tane tavuk, bir tane sarı kız, bir tane keçi, bir iki kovan, önünde, arkasında, sağında, solunda yetiştirdiğim sebzem, meyvem, iki göz tek kat bir ev ve bütün bunlara katlanabilmesi için eşime sabır diliyorum yüce rabbimden. Hazır istemeye başlamışken, bizim yeri kuzey rüzgarlarını almayan ıssız bir koyun içerisinde, denize iki adım mesafede, kendi iskelesiyle, ufak bir de balıkçı kayığıyla ayarlarsa on numara beş yıldız olur.
Yeminle bıktırdılar, bezdirdiler. Pes ettirdiler. Eskisi gibi trafikte kimseye laf da söylenmiyor, henüz başıma gelmedi ama yakındır, direkt saldırıyorlar, ya bıçakla, ya tabancayla. Öldürseler bize yazık, öldürsen vicdan azabından ölürsün, vicdan öldürmez de sağ kalırsan, onlara işlemeyen adalet, anamızdan emdiğimiz sütü fitil fitil burnumuzdan getirir, bizi sürüm sürüm süründürür ama onları ertesi gün iyi halden salar.
Ne yapacağız o zaman?
Herkesten nefret ediyorum evini yapıp taşınacağız, medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan kaçacağız.
Mandıra Filozofu olup mutlu huzurlu yaşayacağız.

Profesyonel baba, amatör yazar, sorgulayan, araştıran, teknoloji düşkünü, düne takılmayıp yarını yaşamayı seven doğuştan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı.
Eşimle beraber kaleme aldığımız yazılarımızı bir arada tutabileceğimiz, bir nevi arşiv olarak kullanabileceğimiz ve paylaşabileceğimiz bir site kurma kararı aldığımızda Garip1Blog ortaya çıktı.
2018 de iki kişiyle başlayan yolculuğunuza zaman içerisinde aramıza katılan dostlarımızla yolumuza devam ediyoruz
Gelir kaygısı olmadan kendi yağıyla kavrulan sitemizde, sinir bozucu reklamlarla boğuşmadan, kahvenizi veya çayınızı alıp, bir birinden güçlü ve değerli kalemlerin yazılarını okurken keyifle vakit geçirebilirsiniz.



Mandıra filozofu olmak, yani onun gibi yaşamak benim de hayalim Vedat Bey. Bir gün belki, herkesin gönlüne göre olsun herşey. Emeğinize sağlık ne haklı bir isyan bu
Ülkenin acilen silkelenip özüne dönmesi gerekiyor, Araplaştırma çok hızlı ilerliyor, yazık ediyorlar ve bütün bunlar öve öve bitiremedikleri cenneti fakire pazarlarken kendileri sınav yeri dedikleri dünyada şatafat içerisinde yaşamak için.
Üzülerek, kahrolarak size katılıyorum, Mutlu huzurlu pazarlar.
Hani filmlerdeki savaşlarda ‘ki gerçek hayatta daha da fenadır savaş hali’ düşman galip gelmeye başlar ve yenilmek üzere olan taraf güvenli alana çekilmeye başlar ya; işte anlatmaya çalıştığınız hayatımız gözümde böyle canlandı. Düşman güçlü kabul! Ama geri çekilemeyiz. Çekilmemeliyiz! Onlar gidecekler… onlar bitecekler… Ve siz evinizde huzurla oturacaksınız. Kaleminize sağlık. Şahane bir yazı