Bunu mezun olmadan önce hiç düşünmemiştim. Hatta son sınıfta tek derdim bir an önce okul bitsin, diplomayı alayım, sonra bir şekilde yolumu bulurum diyordum. Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olduğum gün de gerçekten mutlu oldum. Ailem gururluydu, arkadaşlarla kutlama yaptık, fotoğraflar çekildi.

Ama birkaç gün sonra evde otururken kendime şu soruyu sormaya başladım:

“Şimdi ne yapacağım?”

Muğla’da doğup büyümüş biri olarak hayatımın büyük bir kısmını aynı çevrede geçirmiştim. Üniversite yıllarında şehir değiştirmek bile başlı başına bir maceraydı. Mezuniyetle birlikte önümde koskoca bir hayat vardı ama açıkçası o hayatın nasıl olması gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu.

İş ilanlarına bakıyordum. Birkaç yere başvurdum. CV’yi düzenledim, tekrar düzenledim. “Yeni mezun”, “dinamik çalışma ortamı”, “kariyer fırsatı” gibi ilan cümlelerini o kadar çok görmeye başlamıştım ki bir noktadan sonra hepsi birbirine benziyordu.

Tam da böyle bir dönemde, tamamen tesadüfen YouTube’da Yeni Zelanda’da yaşayan Türk gençlerin videolarına denk geldim.

Başta sadece meraktan izliyordum.

Birisi market alışverişini çekmiş, diğeri çalıştığı kafeyi anlatıyordu. Bir başka videoda hafta sonu arabaya atlayıp saatlerce yol yapıyorlardı. Kimi depoda çalışıyor, kimi restoranda, kimi başka bir işte hayatını sürdürüyordu.

Ben videoları izlerken bir yandan da Muğla’daki odamda oturuyordum.

Sonra aklımdan ilk defa şu geçti:

“Neden olmasın lan?”

Aslında o anda Yeni Zelanda’ya gitmeye karar vermedim. Sadece bir soru sordum kendime.

Ama bazı soruların insanın kafasına girdikten sonra çıkmadığını sonradan öğrendim.

Ertesi gün yine videolara baktım.

Sonra “Yeni Zelanda’da yaşamak”, “Yeni Zelanda çalışma vizesi”, “Auckland kira fiyatları”, “Yeni Zelanda’da iş bulmak” diye aramalar yapmaya başladım.

Bir süre sonra “Neden olmasın?” sorusu, “Nasıl olacak?” sorusuna dönüştü.

Asıl mesele de burada başladı.

Çünkü gitmek istemek kolaydı. Gitmek için para gerekiyordu. Uçak bileti, vize, ilk ayların masrafları, kalacak yer… Daha işe başlamadan bir sürü masraf vardı.

Üstelik mezun olmuştum ama cebimde sınırsız bir bütçe yoktu. Ailemden destek alabileceğim bir miktar vardı ama bu yolculuğun tamamını onların sırtına yüklemek istemiyordum.

Aylar boyunca hesap yaptım.

Ne kadar param var?

Ne kadar daha biriktirmem gerekiyor?

Bileti ne zaman almalıyım?

Vize için ne gerekiyor?

Ya vize çıkmazsa?

Ya gidersem ve iş bulamazsam?

Bu soruların hepsi aynı anda kafamda dönüyordu.

Bir noktada artık Yeni Zelanda fikri bir hayal olmaktan çıkıp yapılacaklar listesine dönüştü.

Para denkleştirildi.

Belgeler hazırlandı.

Başvuru yapıldı.

Sonra beklemeye başladım.

O bekleme sürecinde insanın kafası gerçekten tuhaf çalışıyor. Bir gün “Kesin gidiyorum.” diyorsunuz, ertesi gün “Boş ver, ne işim var benim orada?” diye düşünüyorsunuz.

Derken beklediğim cevap geldi.

Vizem onaylanmıştı.

O an garip bir şey oldu.

Aylarca “Acaba gidebilir miyim?” diye düşünmüştüm. Artık soru bu değildi.

Gerçekten gidiyordum.

Uçak biletini aldığım gün ekrana uzun süre baktığımı hatırlıyorum. Tarih belliydi. Auckland yazıyordu.

Bir süre sonra aileme söyledim.

Vedalaşma kısmı tahmin ettiğimden daha zordu. İnsan uzak bir ülkeye giderken herkes “Ne güzel, yeni bir hayat başlayacak” diyor ama işin diğer tarafında evden, aileden, alıştığın sokaklardan ve bildiğin hayattan uzaklaşmak var.

Sonunda uçak havalandı.

İlk saatlerde heyecanlıydım. Sonra yoruldum. Sonra tekrar heyecanlandım.

Ve saatler süren yolculuktan sonra Auckland’a indim.

İlk hissettiğim şey mutluluk değil, şaşkınlıktı.

Çünkü YouTube’da izlediğim Yeni Zelanda ile içinde bulunduğum Yeni Zelanda aynı şey değildi.

Artık ekranın karşısında değildim.

Gerçekten buradaydım.

Üstelik kalacak yerim sadece geçici olarak ayarlanmıştı. İlk günlerde en büyük derdim bir oda bulmaktı. Bir yandan iş bakıyor, bir yandan harcamalarımı hesaplıyor, bir yandan da konuşulan İngilizceyi anlamaya çalışıyordum.

İlk hafta benim için tam anlamıyla bir karmaşaydı.

Markete girip fiyatlara bakıyordum.

“Bu gerçekten bu kadar mı?”

Bir yere ulaşmak için otobüse biniyordum.

İnsanlarla konuşurken bazen söylediklerinin yarısını anlayamıyordum.

Akşam kaldığım yere döndüğümde ise bütün günün yorgunluğu çöküyordu.

Bir gece yatağa uzanıp tavana bakarken aklımdan çok net bir düşünce geçti:

“Ben ne yaptım?”

O güne kadar gitmeyi düşünmüştüm.

Gitmek için para biriktirmiştim.

Vizeyle uğraşmıştım.

Uçağa binmiştim.

Ama ilk defa gerçekten yalnız olduğumu hissetmiştim.

Hatta dürüst olayım, birkaç gün sonra Türkiye’ye dönme fikrini ciddi ciddi düşündüm.

Çünkü hayal kurarken her şey çok kolaydı.

Gerçek hayat ise farklıydı.

Fakat tam o noktada küçük bir şey değişti.

Bir iş fırsatı çıktı.

Çok büyük bir iş değildi. Hayalimdeki Endüstri Mühendisliği kariyeri de değildi.

Ama bana şunu gösterdi:

Burada hayat kurmak imkânsız değildi. Sadece sıfırdan başlamam gerekiyordu.

O gün kendime “Bir hafta daha kalacağım.” dedim.

Sadece bir hafta.

Sonra bir hafta daha.

Ve bugün, o kararın üzerinden iki yıl geçti.

Geriye dönüp baktığımda Yeni Zelanda’ya gelme kararımın hayatımdaki en büyük dönüm noktalarından biri olduğunu düşünüyorum.

Ama o ilk haftayı da hiçbir zaman unutmuyorum.

Çünkü Auckland’a geldiğim ilk günlerde gördüğüm manzara ne kadar güzelse, kafamın içindeki karmaşa da bir o kadar büyüktü.

Ve sanırım benim asıl Yeni Zelanda hikâyem, uçağın Auckland’a inmesiyle değil, “Burada ne yapacağım?” diye kendime sorduğum o ilk gece başladı.

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.