Vatan Millet Sakarya

Bazen milliyetçilik deyince aklımıza ilk gelen şey bu oluyor. Bayrak, marş, asker, şehit, vatan… Güzel de, milliyetçilik bundan mı ibaret? Bir insan bayrak sallayıp “en büyük Türk benim” dediğinde milliyetçi mi oluyor? Yoksa milliyetçilik dediğimiz şey biraz daha başka bir şey mi? Bence önce kavramları birbirinden ayırmak gerekiyor. Milliyetçilik başka, ırkçılık başka, kafatasçılık başka, ulusalcılık başka. Bunların hepsini aynı torbaya doldurup üzerine de “faşizm” yazmak kolay. Ama doğru değil. Hele Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada, ulus devletin nasıl ortaya çıktığını anlamadan Türk milliyetçiliğini konuşmaya çalışmak daha da anlamsız. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine bakın. Bir imparatorluk çözülüyor, topraklar elden gidiyor, farklı milletler kendi devletlerini kuruyor, emperyalist devletler Anadolu'yu paylaşmak için masaya oturuyor. Sevr diye bir belge önünüze konuyor ve size kabaca “Sen artık burada ne kadar yaşayabiliyorsan yaşa” deniyor. Sonra birileri çıkıyor ve “Hayır” diyor. Kurtuluş Savaşı dediğimiz şey yalnızca bir işgal ordusunu ülkeden çıkarmak değildi. Aynı zamanda parçalanmış bir imparatorluğun ardından yeni bir devlet kurma mücadelesiydi. Farklı kökenlerden insanların aynı siyasi irade etrafında birleşmesi, ortak bir vatandaşlık anlayışının oluşturulması ve “Bu ülkenin geleceğine başkaları değil biz karar vereceğiz” denilmesiydi. İşte ulus devlet dediğimiz şeyin temelinde bu var. Bunun kafatasçılıkla ne ilgisi var? Hiçbir ilgisi yok. Kafatasçılık insanları biyolojik özelliklerine göre sınıflandırır. Irkçılık bir ırkı diğerinden üstün görür. Milliyetçilik ise kendi milletinin varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini savunur. Aralarında fark var. Hem de öyle küçük bir fark değil. Türk milliyetçiliğinin temel meselesi de Türk milletinin başka milletlerden üstün olduğunu ispatlamak değildir. Kendi ülkesinde kendi kararlarını verebilmesi, kendi devletini koruyabilmesi ve kendi geleceğini kendisinin belirleyebilmesidir. Bunu söylediğiniz zaman birileri hemen “Ama bu milliyetçilik!” diye tepki gösteriyor. Evet kardeşim, milliyetçilik zaten bu. Amerikalı kendi ülkesinin çıkarını savunduğunda normal, Fransız kendi dilini ve kültürünü koruduğunda normal, Alman kendi sanayisini koruduğunda normal, Rus kendi jeopolitik çıkarlarının peşinden gittiğinde normal. Türk kendi ülkesinin çıkarını savunduğu zaman neden birdenbire ırkçı oluyor? Üstelik Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada ulus devlet meselesi öyle romantik bir tartışma da değil. Irak'a bakın, Suriye'ye bakın, Libya'ya bakın. Devlet yapısı çözüldüğünde ne olduğunu, farklı kimliklerin nasıl birbirine karşı kullanıldığını, ülkenin nasıl parçalandığını görmek için tarih kitaplarını açmaya bile gerek yok. Emperyalizm de zaten yalnızca asker göndererek iş yapmıyor artık. Bir ülkeyi bölmek için önce insanlarını birbirinden ayırırsın. Etnik kimlikleri, mezhepleri, ekonomik farklılıkları, siyasi ayrılıkları kullanırsın. Bir tarafı diğerine karşı kışkırtırsın. Sonra da “Biz sadece özgürlükleri savunuyoruz” dersin. Ne güzel dünya. Bir ülkenin içerisindeki her farklılığı düşmanlık sebebi haline getirmek de yanlıştır, farklılıkları kullanarak ülkenin siyasi bütünlüğünü parçalamaya çalışmak da. Burada çok önemli bir ayrım var. Bir insanın Kürt olması başka bir şeydir, Kürt milliyetçiliğini siyasi bir projeye dönüştürmesi başka bir şey. Bir insanın kendi dilini, kültürünü ve geleneklerini yaşaması başka bir şeydir, bu farklılıklar üzerinden devletin siyasi bütünlüğünü tartışmaya açmak başka bir şey. Bunları birbirine karıştırdığınız zaman mesele zaten anlaşılmaz hale geliyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünü savunmak, Kürt vatandaşına düşman olmak değildir. Tam tersine, Türk'üyle, Kürt'üyle, Çerkes'iyle, Laz'ıyla, Arabıyla bu ülkede yaşayan herkesin ortak geleceğini savunmaktır. Çünkü devlet parçalandığında sadece bir etnik grup değil, o devletin içerisinde yaşayan herkes kaybeder. O halde devletin bütünlüğünü savunmak neden ırkçılık olsun? Ulusalcılık da tam bu noktada devreye giriyor. Ulusal sanayinin gelişmesi, dışa bağımlılığın azaltılması, ülkenin stratejik çıkarlarının korunması, devletin kendi kararlarını kendisinin verebilmesi… Bunların hangisi kötü? Kendi fabrikanı kurmak neden faşizm olsun? Kendi teknolojini üretmek neden dünyaya kapanmak olsun? Enerjide dışa bağımlı olmamak neden gericilik olsun? Kendi savunma sanayini geliştirmek neden militarizm olsun? Değil. Bunlar bağımsız bir devletin ayakta kalabilmesinin şartları. Çünkü siyasi bağımsızlık ile ekonomik bağımsızlığı birbirinden ayırırsanız geriye kağıt üzerinde bağımsız bir devlet kalır. Bayrağın vardır, meclisin vardır, hükümetin vardır ama kritik bir konuda karar verirken başka bir ülkenin ne diyeceğine bakıyorsan orada bir problem vardır. Atatürk'ün “tam bağımsızlık” meselesini bu yüzden bugün hâlâ konuşuyoruz. Kurtuluş Savaşı kazanıldı, işgal orduları ülkeden çıkarıldı. Peki bitti mi? Hayır. Çünkü bağımsızlığın sadece askerî tarafı yoktu. Ekonomik bağımsızlık gerekiyordu, üretim gerekiyordu, eğitim gerekiyordu, sanayi gerekiyordu. Kendi ayaklarının üzerinde duramayan bir devletin siyasi olarak ne kadar bağımsız olduğu tartışılır. Bugün de değişen fazla bir şey yok. Sadece savaşın şekli değişti. Artık bir ülkeyi sadece tankla tüfekle savunmuyorsun. Ekonominle, teknolojininle, sanayininle, bilim insanınla, enerjinle, tarımınla, ordunla ve siyasi iradenle savunuyorsun. İşte vatan savunması burada başlıyor. Vatan savunması yalnızca sınırda nöbet tutmak değildir. Üretmek de vatan savunmasıdır. Teknoloji geliştirmek de. Kendi enerjini üretmek de. Üniversitelerini güçlendirmek de. Ekonomini dışarıya bağımlı olmaktan kurtarmak da. Ama bütün bunların üzerinde bir şey daha var. Devletin bütünlüğünü korumak. Çünkü devletin bütünlüğünü kaybedersen ne fabrikan kalır, ne ekonomin, ne üniversiten, ne de üzerinde siyaset yapabileceğin bağımsız bir ülken. Emperyalizmin en büyük başarısı da zaten seni kendisinin düşmanı haline getirmesidir. Ülkenin içerisinde birbirine düşen insanlar, dışarıdan gelen müdahaleyi fark edemez hale gelir. Herkes birbirinin geçmişini araştırır, dedesinin ne yaptığını konuşur, kim hangi partidenmiş, kim hangi örgütle yan yana gelmiş, kim ne söylemiş… Sonra ülkenin asıl meselesi unutulur. Türkiye'nin bugün buna ihtiyacı yok. Bizim ihtiyacımız olan şey yeni bir kimlik kavgası değil. Yeni bir devlet tartışması hiç değil. Bu ülkenin ortak geleceğini konuşmak zorundayız. Çünkü devlet parti değildir. Millet seçmen kitlesi değildir. Vatan seçim sloganı değildir. Atatürkçülük de duvara Atatürk posteri asıp, seçim zamanı birkaç slogan söylemek değildir. Atatürk'ün yaptığı en önemli işlerden biri, çökmüş bir imparatorluğun ardından bağımsız bir devlet kurmak ve bu devletin geleceğini akla, bilime, üretime ve milli egemenliğe bağlamaktı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünü sadece duvar yazısı olarak okumak yerine ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor. Başkasının verdiği kararla yönetilmeyeceksin. Başkasının çizdiği sınırlar içerisinde yaşamaya razı olmayacaksın. Başkasının ekonomik çıkarlarına göre ülkenin geleceğini belirlemeyeceksin. Kendi kararını kendin vereceksin. Bunun adı tam bağımsızlıktır. Bugün bazıları milliyetçilik deyince hemen kafatasçılık arıyor. Bazıları ulusalcılık deyince faşizm görüyor. Bazıları Atatürkçülüğü geçmişe takılıp kalmak zannediyor. Bazıları da emperyalizm kelimesini duyunca hâlâ bunun eski dünyanın kavramı olduğunu düşünüyor. Oysa dünya değişti ama devletlerin çıkarları değişmedi. Amerika yine kendi çıkarını düşünüyor. Rusya yine kendi çıkarını düşünüyor. Çin yine kendi çıkarını düşünüyor. Avrupa yine kendi çıkarını düşünüyor. Herkes kendi ülkesinin hesabını yapıyor. Biz neden yapmayalım? Türk milliyetçiliği tam burada anlam kazanıyor. Türk'ün diğer milletlerden üstün olduğunu söylemek değil, Türk milletinin kendi vatanında kendi geleceğine sahip çıkmasını savunmak. Bunun içerisinde başka milletlerden nefret etmek yok. Ama başka devletlerin Türkiye'nin geleceğini belirlemesine izin vermek de yok. Emperyalizme karşı durmak var. Ülkenin bölünmesine karşı durmak var. Devletin siyasi bütünlüğünü savunmak var. Ekonomik bağımsızlığı savunmak var. Kendi teknolojini üretmek var. Kendi kararını kendin vermek var. Bütün bunları yaparken de bu ülkede yaşayan vatandaşların tamamını bu devletin eşit parçası olarak görmek var. Bence bugün Türk milliyetçiliğinin ihtiyacı olan şey tam olarak bu. Kafatası değil. Düşmanlık değil. Bağırıp çağırmak hiç değil. Devlet. Güçlü bir devlet. Bağımsız bir devlet. Kendi kararını kendi veren bir devlet. Emperyalizmin karşısında eğilmeyen, içerideki siyasi taşeronlarına karşı da kendi bütünlüğünü koruyabilen bir devlet. Çünkü vatan savunması sadece sınırda başlamıyor. Bazen bir fabrikada başlıyor. Bazen bir laboratuvarda. Bazen bir tarlada. Bazen bir üniversitede. Bazen de insanın kendi siyasi görüşünü bir kenara bırakıp “Bu ülkenin çıkarı nedir?” diye sorabilmesinde başlıyor. Mesele kimin daha fazla milliyetçi olduğu değil. Mesele Türkiye'nin kendi geleceğine kendisinin karar verip veremeyeceği. Bence asıl kavga burada. Ve bunun adı hâlâ aynı: Vatan savunması.

Bazen milliyetçilik deyince aklımıza ilk gelen şey bu oluyor. Bayrak, marş, asker, şehit, vatan… Güzel de, milliyetçilik bundan mı ibaret? Bir insan bayrak sallayıp “en büyük Türk benim” dediğinde milliyetçi mi oluyor? Yoksa milliyetçilik dediğimiz şey biraz daha başka bir şey mi?

Bence önce kavramları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Milliyetçilik başka, ırkçılık başka, kafatasçılık başka, ulusalcılık başka. Bunların hepsini aynı torbaya doldurup üzerine de “faşizm” yazmak kolay. Ama doğru değil. Hele Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi bir coğrafyada, ulus devletin nasıl ortaya çıktığını anlamadan Türk milliyetçiliğini konuşmaya çalışmak daha da anlamsız.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine bakın. Bir imparatorluk çözülüyor, topraklar elden gidiyor, farklı milletler kendi devletlerini kuruyor, emperyalist devletler Anadolu’yu paylaşmak için masaya oturuyor. Sevr diye bir belge önünüze konuyor ve size kabaca “Sen artık burada ne kadar yaşayabiliyorsan yaşa” deniyor.

Sonra birileri çıkıyor ve “Hayır” diyor.

Kurtuluş Savaşı dediğimiz şey yalnızca bir işgal ordusunu ülkeden çıkarmak değildi. Aynı zamanda parçalanmış bir imparatorluğun ardından yeni bir devlet kurma mücadelesiydi. Farklı kökenlerden insanların aynı siyasi irade etrafında birleşmesi, ortak bir vatandaşlık anlayışının oluşturulması ve “Bu ülkenin geleceğine başkaları değil biz karar vereceğiz” denilmesiydi.

İşte ulus devlet dediğimiz şeyin temelinde bu var.

Bunun kafatasçılıkla ne ilgisi var?

Hiçbir ilgisi yok.

Kafatasçılık insanları biyolojik özelliklerine göre sınıflandırır. Irkçılık bir ırkı diğerinden üstün görür. Milliyetçilik ise kendi milletinin varlığını, bağımsızlığını ve geleceğini savunur. Aralarında fark var. Hem de öyle küçük bir fark değil.

Türk milliyetçiliğinin temel meselesi de Türk milletinin başka milletlerden üstün olduğunu ispatlamak değildir. Kendi ülkesinde kendi kararlarını verebilmesi, kendi devletini koruyabilmesi ve kendi geleceğini kendisinin belirleyebilmesidir.

Bunu söylediğiniz zaman birileri hemen “Ama bu milliyetçilik!” diye tepki gösteriyor.

Evet kardeşim, milliyetçilik zaten bu.

Amerikalı kendi ülkesinin çıkarını savunduğunda normal, Fransız kendi dilini ve kültürünü koruduğunda normal, Alman kendi sanayisini koruduğunda normal, Rus kendi jeopolitik çıkarlarının peşinden gittiğinde normal. Türk kendi ülkesinin çıkarını savunduğu zaman neden birdenbire ırkçı oluyor?

Üstelik Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada ulus devlet meselesi öyle romantik bir tartışma da değil. Irak’a bakın, Suriye’ye bakın, Libya’ya bakın. Devlet yapısı çözüldüğünde ne olduğunu, farklı kimliklerin nasıl birbirine karşı kullanıldığını, ülkenin nasıl parçalandığını görmek için tarih kitaplarını açmaya bile gerek yok.

Emperyalizm de zaten yalnızca asker göndererek iş yapmıyor artık.

Bir ülkeyi bölmek için önce insanlarını birbirinden ayırırsın. Etnik kimlikleri, mezhepleri, ekonomik farklılıkları, siyasi ayrılıkları kullanırsın. Bir tarafı diğerine karşı kışkırtırsın. Sonra da “Biz sadece özgürlükleri savunuyoruz” dersin.

Ne güzel dünya.

Bir ülkenin içerisindeki her farklılığı düşmanlık sebebi haline getirmek de yanlıştır, farklılıkları kullanarak ülkenin siyasi bütünlüğünü parçalamaya çalışmak da.

Burada çok önemli bir ayrım var.

Bir insanın Kürt olması başka bir şeydir, Kürt milliyetçiliğini siyasi bir projeye dönüştürmesi başka bir şey. Bir insanın kendi dilini, kültürünü ve geleneklerini yaşaması başka bir şeydir, bu farklılıklar üzerinden devletin siyasi bütünlüğünü tartışmaya açmak başka bir şey.

Bunları birbirine karıştırdığınız zaman mesele zaten anlaşılmaz hale geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğünü savunmak, Kürt vatandaşına düşman olmak değildir. Tam tersine, Türk’üyle, Kürt’üyle, Çerkes’iyle, Laz’ıyla, Arabıyla bu ülkede yaşayan herkesin ortak geleceğini savunmaktır. Çünkü devlet parçalandığında sadece bir etnik grup değil, o devletin içerisinde yaşayan herkes kaybeder.

O halde devletin bütünlüğünü savunmak neden ırkçılık olsun?

Ulusalcılık da tam bu noktada devreye giriyor. Ulusal sanayinin gelişmesi, dışa bağımlılığın azaltılması, ülkenin stratejik çıkarlarının korunması, devletin kendi kararlarını kendisinin verebilmesi… Bunların hangisi kötü?

Kendi fabrikanı kurmak neden faşizm olsun? Kendi teknolojini üretmek neden dünyaya kapanmak olsun? Enerjide dışa bağımlı olmamak neden gericilik olsun? Kendi savunma sanayini geliştirmek neden militarizm olsun?

Değil.

Bunlar bağımsız bir devletin ayakta kalabilmesinin şartları.

Çünkü siyasi bağımsızlık ile ekonomik bağımsızlığı birbirinden ayırırsanız geriye kağıt üzerinde bağımsız bir devlet kalır. Bayrağın vardır, meclisin vardır, hükümetin vardır ama kritik bir konuda karar verirken başka bir ülkenin ne diyeceğine bakıyorsan orada bir problem vardır.

Atatürk’ün “tam bağımsızlık” meselesini bu yüzden bugün hâlâ konuşuyoruz.

Kurtuluş Savaşı kazanıldı, işgal orduları ülkeden çıkarıldı. Peki bitti mi? Hayır. Çünkü bağımsızlığın sadece askerî tarafı yoktu. Ekonomik bağımsızlık gerekiyordu, üretim gerekiyordu, eğitim gerekiyordu, sanayi gerekiyordu. Kendi ayaklarının üzerinde duramayan bir devletin siyasi olarak ne kadar bağımsız olduğu tartışılır.

Bugün de değişen fazla bir şey yok.

Sadece savaşın şekli değişti.

Artık bir ülkeyi sadece tankla tüfekle savunmuyorsun. Ekonominle, teknolojininle, sanayininle, bilim insanınla, enerjinle, tarımınla, ordunla ve siyasi iradenle savunuyorsun.

İşte vatan savunması burada başlıyor.

Vatan savunması yalnızca sınırda nöbet tutmak değildir. Üretmek de vatan savunmasıdır. Teknoloji geliştirmek de. Kendi enerjini üretmek de. Üniversitelerini güçlendirmek de. Ekonomini dışarıya bağımlı olmaktan kurtarmak da.

Ama bütün bunların üzerinde bir şey daha var.

Devletin bütünlüğünü korumak.

Çünkü devletin bütünlüğünü kaybedersen ne fabrikan kalır, ne ekonomin, ne üniversiten, ne de üzerinde siyaset yapabileceğin bağımsız bir ülken.

Emperyalizmin en büyük başarısı da zaten seni kendisinin düşmanı haline getirmesidir. Ülkenin içerisinde birbirine düşen insanlar, dışarıdan gelen müdahaleyi fark edemez hale gelir. Herkes birbirinin geçmişini araştırır, dedesinin ne yaptığını konuşur, kim hangi partidenmiş, kim hangi örgütle yan yana gelmiş, kim ne söylemiş…

Sonra ülkenin asıl meselesi unutulur.

Türkiye’nin bugün buna ihtiyacı yok.

Bizim ihtiyacımız olan şey yeni bir kimlik kavgası değil. Yeni bir devlet tartışması hiç değil. Bu ülkenin ortak geleceğini konuşmak zorundayız.

Çünkü devlet parti değildir.

Millet seçmen kitlesi değildir.

Vatan seçim sloganı değildir.

Atatürkçülük de duvara Atatürk posteri asıp, seçim zamanı birkaç slogan söylemek değildir.

Atatürk’ün yaptığı en önemli işlerden biri, çökmüş bir imparatorluğun ardından bağımsız bir devlet kurmak ve bu devletin geleceğini akla, bilime, üretime ve milli egemenliğe bağlamaktı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünü sadece duvar yazısı olarak okumak yerine ne anlama geldiğini düşünmek gerekiyor.

Başkasının verdiği kararla yönetilmeyeceksin.

Başkasının çizdiği sınırlar içerisinde yaşamaya razı olmayacaksın.

Başkasının ekonomik çıkarlarına göre ülkenin geleceğini belirlemeyeceksin.

Kendi kararını kendin vereceksin.

Bunun adı tam bağımsızlıktır.

Bugün bazıları milliyetçilik deyince hemen kafatasçılık arıyor. Bazıları ulusalcılık deyince faşizm görüyor. Bazıları Atatürkçülüğü geçmişe takılıp kalmak zannediyor. Bazıları da emperyalizm kelimesini duyunca hâlâ bunun eski dünyanın kavramı olduğunu düşünüyor.

Oysa dünya değişti ama devletlerin çıkarları değişmedi.

Amerika yine kendi çıkarını düşünüyor.

Rusya yine kendi çıkarını düşünüyor.

Çin yine kendi çıkarını düşünüyor.

Avrupa yine kendi çıkarını düşünüyor.

Herkes kendi ülkesinin hesabını yapıyor.

Biz neden yapmayalım?

Türk milliyetçiliği tam burada anlam kazanıyor. Türk’ün diğer milletlerden üstün olduğunu söylemek değil, Türk milletinin kendi vatanında kendi geleceğine sahip çıkmasını savunmak.

Bunun içerisinde başka milletlerden nefret etmek yok.

Ama başka devletlerin Türkiye’nin geleceğini belirlemesine izin vermek de yok.

Emperyalizme karşı durmak var.

Ülkenin bölünmesine karşı durmak var.

Devletin siyasi bütünlüğünü savunmak var.

Ekonomik bağımsızlığı savunmak var.

Kendi teknolojini üretmek var.

Kendi kararını kendin vermek var.

Bütün bunları yaparken de bu ülkede yaşayan vatandaşların tamamını bu devletin eşit parçası olarak görmek var. Bence bugün Türk milliyetçiliğinin ihtiyacı olan şey tam olarak bu.

Kafatası değil.

Düşmanlık değil.

Bağırıp çağırmak hiç değil.

Devlet. Güçlü bir devlet. Bağımsız bir devlet. Kendi kararını kendi veren bir devlet.

Emperyalizmin karşısında eğilmeyen, içerideki siyasi taşeronlarına karşı da kendi bütünlüğünü koruyabilen bir devlet.

Çünkü vatan savunması sadece sınırda başlamıyor.

Bazen bir fabrikada başlıyor.

Bazen bir laboratuvarda.

Bazen bir tarlada.

Bazen bir üniversitede.

Bazen de insanın kendi siyasi görüşünü bir kenara bırakıp “Bu ülkenin çıkarı nedir?” diye sorabilmesinde başlıyor.

Mesele kimin daha fazla milliyetçi olduğu değil.

Mesele Türkiye’nin kendi geleceğine kendisinin karar verip veremeyeceği.

Bence asıl kavga burada.

Ve bunun adı hâlâ aynı:

Vatan savunması.

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.