OLAY YERİ İNCELEME
Bir göz gördüm kalbe zehirli dokunuşlar yapan… (Konuyla hiç alakası yok ama, zehir demişken; iyi niyet zehirlenmesine maruz bırakmamak lazım insanları. Zehirin zerresi işe yarıyor, ama çok’laştıkça zarar veriyor. Kimyasını bozuyor uğradığı her şeyin, ölüm de hediyesi…)
Aman ne güzel bir giriş oldu. Sanki belge-sel çekiyorum. (İnsan ömrü boyunca belgesel çekiyor ve çekerken tadına varamıyor yaşamın)
Neyse şu ana gelecek olursak, oturdum yazıyorum, gece ve gökyüzü beni destekliyor, yörüngeden çıkmak üzereyim, hayırlı yolculuklar:
Kalbin frene bassın artık diyor (ne yani dursun mu?)
Nefeslerimizin yaşadığı med ile cezirdeki tekleme benim yazma biçimim, teklemeden yazamıyorum, ara ara boşluklar, okuyan doldursun, kendini koysun oraya, ben buyur ediyorum, kabul ediyorum, bozsun yazdıklarımı, kendine çevirsin. Zaten bütün yazılmışlar, okuyanın çevirisi değil mi bir şekilde kendi gönlünde, kendi dilinde… ona da ben karışamam ya… ben ne yaşadıysam, ne yazdıysam kendime… o ne anladı, ne istediyse o da kendine. Kendince olur her şey. Okumalar da anlamalar da. Ne kadar hazırsak satırlara, o kadardır işte. Kimin ne anlayacağını da yazan düşünemez ya. Sırlarla dolu dünyada sırlarla dolu satırlar. Ne demiştik daha önce; sır kalpte misafirdir (neyse bunun da konuyla bi alakası yok)
Nefeslerimizdeki teklemeler kullanıcı hatası kabul edilebilir
Kalp atışlarımızda da öyle… Med ile cezir bu dünyanın kalp atışıdır ve en uyumlu uyumsuz ikilisidir ve de mutlaka bir anılmalıdır. Yapıştırılmalıdır birbirine, medcezir diye okunmalıdır. (Tamam tamam herkes biliyor)
Dünyanın her yerinde şişirilmiş kadrolara yerleştirilmiş insanlarız çoğumuz, bir türlü yerine oturmuyor kalıbımız, tutturamıyoruz çerçeveyi…
Hızlı hızlı yaşıyoruz birçok şeyi zaten, oturmamızla kalkmamız bir oluyor.
Toz kaldırmadan yürümek, arıza yapmadan hayata devam etmek zor
Amma
Hasar tespit ve tamir aşamasından sonra biraz daha yol alabiliriz…
Hasar tespiti sırasında unutulanları hatırlayabiliriz,
hatırladıklarımızla yaşadıklarımız uyuşmayabilir
hatta uydurabiliriz bile
akıbetini değiştiriririz anılarımızın
gülerek yaşadığımız birçok şeyi ağlayarak yâd edebiliriz (ya da tam tersi)
sular çekilir içimizde (o hangisiydi med mi cezir mi?)
şiir dökülür yerine:
(buraya kadar olanlar şiir değil miydi?
şiir değil onlar, düzyazı… dümdüz… satır satır düz yazı)
neyse
sular çekilir içimde
şiir sökülür yerinden;
ayazın dili çözülür
gökler üzerime bükülür
haydi çabuk çık karanlık, içimden
sabah oldu olacak
bütün foyan ortaya dökülecek…
Perdeyi aralayıp geceye bakıyorum. Gece’ye… içindekilere, görünenlere ve göremediklerime
(bulutların içinde yağmur titreşmekte bu arada)
sonra bir gökgürültüsü
bir yıldırım
şimşek hızı
yağmur taramalı bir tüfek gibi taramasın mı bütün kenti…
Göz yorgunluğu kırışıklıklar,
bunca bakılan bunca görülen şeylerden biriken kırışıklıklar
Kırışıklıkların girintilerinde gizlenmiş, açığa çıkmayı bekleyen sözler…
Anlattıkça çoğaltırım dünyanın çiçeklerini, dilimden dökülen çiçeklerin etrafı süslemesine çalışırım (sözcükler duygu ve düşüncelerin çiçek açmış halidir diye notumu bi düşeyim)
kimsenin dilinin karşılığı yok aslında kimsede
(çevrilmiyor gecenin de dili gündüze)
Gece’den çıkıyorum bir saatliğine sonra tekrar giriyorum
yani bir şey oluyor o arada
Kendini tamamlamadan bitmiş bir mevsim gibi
yarım bir mevsim gibi tatminsiz giriyorum geceye tekrar mecburen.
gece dediğim şey dünya aslında (hadi burada da biraz yardımcı olayım dedim) (bendeki bugünkü karşılığı bu)
Gece mi karanlık, benim içim mi daha çok…
geceden çıkıp gitmek mümkün mü bitmeden…
ama bitecek ve sabaha saçılacağız…
Haksızlık bu…
yarım kalacak her şey…
ve bu içimde hatırı sayılır bir sızı bırakacak.
özlem de ayrı bir boyutu…
acaba çocuklarımın çocukluğunu mu özlüyorum, kendi çocukluğumu mu daha çok?
karışmış olabilir mi herşey birbirine…
Düşüncelerde kristalleşme, bulanıklaşma…
içimde başlatıp içimde bitirmeye o kadar alıştım ki
(konudan konuya atlıyormuş gibi gözüktüğüm bu şey kimsenin görmediği bağlarla birbirine bağlı aslında) (bu yazıda okuyanın işine karışmamaktan bahsettim ama yine bu yazıda biraz açıklayasım geldi, kendi cümle kapılarımı biraz aralayasım geldi) (burada da çifte anlamlı bir cümle var ama artık açıklamanın açıklamasını da yaparak abartmayayım işi).
ne diyorduk, içimde başlatıp içimde bitirmeye o kadar alıştım ki;
yani açıp açıp kapatmaya…
yani açık kalp ameliyatı yapıyorum kendi kendime…
çocukluk işte
çocukluğumla dertleşmek istiyorum (ameliyat burada devreye giriyor) (ameliyatlık da ağır bir vaka değilim belki ama… özeniyorum cerrah olmaya ya da bir çocuğun tamir etmek için söküp söküp taktığı oyuncak misali kalbimle oynamaya)
şimdiki bakışımın sözünü kesen o çocuğun bakış-larıyla karşılaşıyorum, bir daha denemek istiyorum, yeniden oradan bakılabilir mi dünyaya…
Taktikler ustasıyım ezelden beri
(Mesela) (şimdi aşkta taktiğe ne hacet diyebilsem de) o zamanlar örgütlüyorum herkesi
hatırlıyorum da (bana baktı mı bana baktı mı) bana baktığında haber verin diye
hiç sevmemiş hiç görmemiş gibi yürüyüp gidiyorum yanından
taktiklerin cinayet sahnesinde bir başrol oyuncusu
ama yine de
gençlik güzelliği çağlıyor üzerimizde o demler
gençlik güzelliği ne güzel şeydin sen…
Güzellik dediğin şeyi bir de şelalenin dövdüğü nehire sormak lazım…
(döküle döküle, çağlaya çağlaya, sesle…) (şelale; suyun adrenali) (gençliğe şelale diyebilir miyiz o halde) (kendi sözlüğümden bir dipnot daha geldi)(ohooo nerde kaldı okuyana bırakma işi)
neyse neyse…
Gözler arar seni
(ben napıyım söz geçiremiyorum çocukluğuma)
(orda kaldım dönemiyorum)
(an’da kalamıyorum özür dilerim dünya)
Yine gidelim aşkın başladığı o yere
Her aşkın başı güzeldir
Kendime bir kahve yapayım ve seni düşüneyim
Sen bana bakma demedim
Kapıya kadar gelip dönmen ayıp değil mi?
İçinde hüznümün anlaşıldığı kelimeler…
Nöbet tutuyor
Bakışa aşk gerek
Bakışlar yakın
Dalışlar uzun
Ona dokunma (bakışlarıma)
Hava aşklı puslu… göz gözü görüyor ama.
Dünya dönüyor, devran dönüyor, dönmek üzerine kurulmuş her şey, dönmeyen, yer değiştirmeyen hiçbir şey yok. Döne döne bitiriyoruz vaktimizi… başımı döndürüyorsun dediklerimize yalancı çıkmamış oluyoruz böylece. Ha bir de dönüp gelene de açıyoruz kapıları, dönüp gidene de…
Asıl konuya gelelim artık…
(gelelim gelmesine de asıl konu kısacık bir cümleden ibaret);
“Olay Yeri: Dünya”
hepimiz olay yeri incelemesinde neler bulduk, neyi çözdük, netice ne? (bundan sonrası herkesin kendincesi’ne kalmış artık)

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


