Sonbahar İçime Çökünce

Akşamüstü yağmur başladı. Pencereyi kapatacaktım, vazgeçtim. Dışarıdan gelen serinlik odaya doldu, perde hafifçe kıpırdadı. Hava kararırken sokaktaki ağaçların son yaprakları sallanıyordu. Sonbaharı bazen böyle fark ediyorum. Büyük bir değişiklik olmuyor. Yalnızca bir akşam, yazın artık dönmeyeceğini anlıyorum.
Yazın bitmesini istemem. Uzun günleri, geç kararan gökyüzünü severim. Akşamı aceleyle kapatmak gerekmez yazın. Dışarıda biraz daha oyalanır, eve dönmeyi ertelersin. Sonbaharda ise gün, insan hazır olmadan bitiyor. Saat daha erken olmasına rağmen oda kararıyor. Lambayı yakıyorum, sonra yine pencereye dönüp dışarı bakıyorum. Sanki ışığı içeride tutmak elimdeymiş gibi.
Yağmur kaldırıma vurdukça ağaçtan kopan birkaç yaprak suyun üzerinde sürüklenmeye başladı. Biri mazgalın kenarına takıldı. Su gelip geçiyor, yaprak olduğu yerde dönüp duruyordu. Onu seyrederken aklıma eski bir şey geldi. Ne olduğunu önce çıkaramadım. Sonra o günlerdeki bir akşamı, bir konuşmayı, bir türlü söyleyemediğim cümleyi hatırladım. Hafıza bazen kapıyı çalmadan giriyor içeri.
O cümleyi şimdi söylesem ne değişir, diye düşündüm. Hiçbir şey. Bunu biliyorum. Yine de insanın aklı, yıllar önce kapanmış bir konuşmayı yeniden açıyor. Bu kez daha iyi bitecekmiş gibi, bu kez karşısındaki anlayacakmış gibi… Sonra kendine kızıyor. Kızmanın da bir şeyi düzelttiği yok. Ama akıl dediğin, her zaman işe yarayan şeylerin peşinden gitmiyor.
Dışarıdaki yaprak hâlâ mazgalda dönüyordu. Yağmurun suyu onu bir türlü alıp götürememişti. O küçücük görüntüye bakarken, insanın da bazen böyle bir yerde takılı kaldığını düşündüm. Geçmiş geçmiştir, deniyor. Doğru. Ama bazı şeyler içimizde hemen geçmiyor. Bir anı, bir kırgınlık, bir özlem… Yaşam sürüyor, biz işimize gücümüze bakıyoruz. Sonra bir sonbahar akşamı oluyor ve eski bir şey, sanki dün yaşanmış gibi beliriyor.
Yağmur hızlandı. Camdaki damlalar çoğaldı, sokak lambasının ışığı suyun içinde uzayıp kısaldı. Bir süre dışarıyı seçemedim. Garip bir biçimde bu hoşuma gitti. Her şeyi olduğu gibi görmek zorunda kalmadım. Bazen insanın ihtiyacı olan şey, geçmişini çözmek değil, bir süre onu net görmemektir.
Sonbaharın hüznü bazen böyle geliyor bana. Büyük bir keder gibi değil. Akşamın erkenden kararması, yağmurun cama vuruşu, bir hatıranın ansızın geri dönmesi… İnsan neye üzüldüğünü tam anlatamıyor. Yine de o hüznün içinde küçük bir ferahlık var. Yağmur dindikten sonra yükselen toprak kokusu, açılan hava… Üzüntü gitmiyor, yalnızca insanın nefes alacağı kadar geri çekiliyor.
Yağmur hafifleyince çayımın soğuduğunu fark ettim. Pencereyi kapatıp lambayı kıstım. Dışarıdaki ağaçlar karanlıkta seçilmiyordu artık. Az önce gördüğüm yaprakların yerinde yalnızca ıslak kaldırımın donuk parıltısı vardı. Gün bitmişti, içimdeki düşünceler değil. Yine de bu akşam onları çözüme kavuşturmak istemedim.
Çayımı alıp pencerenin yanındaki sandalyeye oturdum. Oda sıcaktı, dışarısı soğuk. İçimdeyse o eski konuşmadan kalan cümle vardı. Artık ona cevap bulmaya çalışmıyordum. Oradaydı işte. Ben de bu akşam onunla birlikte oturuyordum.
Sonbahar hüznü her şeyi karanlık göstermiyor. Bazen yalnızca sesi kısıyor. Yazın telaşı, insanların koşturması, günün bitmeyen işi biraz geri çekiliyor. O sessizlikte insan kendi içindeki dağınıklığı daha iyi duyuyor. Kimi akşam bunu istemiyorum. Televizyonu açıyorum, telefona bakıyorum, bir şeylerle oyalanıyorum. Ama sessizlik evin dışında beklemiyor. İçeride kendine bir yer buluyor.
Yağmurun ardından sokak yıkanmış gibi duruyordu. Toprağın kokusu hâlâ geliyordu. İçimdeki her şey bir anda hafiflemedi. Yine de o akşam, bazı şeyleri olduğu gibi bırakabildim. Belki arınmak biraz budur. Unutmak değil, hiç yaşanmamış saymak da değil. Hatırlayınca aynı yerinden kanamamasını beklemek.
Bir süre sonra çayımı bitirdim. Dışarıda ara sıra dallardan damlalar düşüyordu. Gün sona ermişti ama içimdeki düşünceler hâlâ dolaşıyordu. Hepsini o gece bir yere bağlamaya çalışmadım. Pencereyi kapattım, ışığı kıstım. Sonbahar dışarıda kaldı sanıyordum. Meğer birazını da içeri taşımışım.
Bu yazıya 80’lerin hit parçalarıyla başlamıştım, yıldızlar geçidi gibi oldu ve kapanışı Sinead O’Connor “Nothing Compares 2U” ile yapıyor.
Anılara açılan bir kapı daha…







Her yerde hüzün var. Hüzün mü haklı çıkmak mı derseniz, ben hep hüznü seçtim. O yüzden bir yanım hep saf kaldı. Yazınız içime dokundu patron. Eski günleri özledim. İlk yazım ilk heyecanım. Yazıyla uyumlu resim ve sonrasındaki bütün resimler. Arkadaşımın ilk gözü, sizin ilk yorumunuz herşey herşey… neden bunları çağrıştırdı. Siz de bilirsiniz ki her okuduğumuz yazı artık bizim bir anımıza dokunduğu için etkileniyoruz. Ağlasam ağlasam ağlasam yazıyı okuyup okuyup ağlasam. Ya da dediğiniz gibi hiçbir yere bağlamadan… geçip gitsem satırların üstünden.
Güz, dışarıda yaprakları dökerken içeriye de o sessiz kabuğu fısıldıyor aslında. İnsan hüznü dışarıda değil, hep kendi içindeki o dingin kuytuda karşılıyor… Kaleminize, sağlık Vedat Bey.
Vedat Bey, kaleminize ve yüreğinize sağlık…
“Bazen insanın ihtiyacı olan şey, geçmişini çözmek değil, bir süre onu net görmemektir.” cümlenizde durup dakikalarca penceremden dışarı baktım. Ne kadar doğru… İnsan çoğu zaman geçmişle hep bir mücadele halinde; ya bir şeyleri düzeltmeye ya da tam anlamıyla unutmaya çalışıyoruz. Oysa o mazgalda dönüp duran yaprak gibi, bazı şeyleri olduğu gibi, takıldığı yerde bırakabilmek ve o “yarım kalmış cümlelerle” aynı odada sessizce oturabilmek büyük bir olgunluk.
Sonbaharın hüznünü karanlık bir keder olarak değil de, hayatın ve zihnin sesini biraz kısan bir sükûnet olarak tanımlamanız bana çok iyi geldi. Hele ki finalde Sinead O’Connor eşliğinde o hissi tamamlamanız içime ayrı bir dokundu. Çayınız soğumuş ama yazınız içimizi ısıttı. Teşekkürler bu güzel pazar sığınağı için.
Sonbaharın gelişiyle gelen o durulma hissini ve zihnin geride kalanlara takılışını çok yalın bir yerden yakalamışsınız.
Özellikle mazgaldaki yaprak imgesi ve geçmişi illa çözmeye çalışmak yerine “net görmemeyi” seçme düşüncesi üzerine bayağı düşündürdü. İnsan bazen eksik kalmış bir cümlenin ya da yaşanmışlığın hesabını kapatmak zorunda olmadığını, sadece onunla yaşamaya alışması gerektiğini unutuyor. Yazı, mevsimin getirdiği o garip ağırlığı bir keder gibi değil de kabulleniş gibi hissettirmeyi başarmış.
Kaleminize sağlık, sonundaki Sinead O’Connor detayına kadar çok kıvamında bir pazar okumasıydı.
Zamanında söyleyemediğimiz o cümleleri yıllar sonra zihnimizde yeniden kurarken, geçmişin mazgala takılmış yapraklar gibi aynı yerde dönüp durmasını engellemek gerçekten mümkün müdür, yoksa bazı anıların yüküyle sessizce yaşamayı öğrenmek mi gerekir?
Vedat Ali Bayrak, Pazar Yazıları’nda sonbaharın geçiş anını büyük iddialardan uzak, sade bir gözlemle ele alıyor. Yağmurun başlamasıyla birlikte zihne düşen eski bir hatıranın izini süren metin, geçmişi çözmeye çalışmak yerine onu olduğu gibi bırakabilmenin sessizliğini öne çıkarıyor. Yazar, mevsimin getirdiği hüznü zorlama bir keder olarak değil, hayatın hızından geriye kalan bir durulma alanı olarak işliyor. Ayrıntıların odağını kaybetmeden ilerleyen bu anlatım, okura kendi iç sesine kulak vereceği sakin bir alan açıyor.