Bana Derler Çoban Emre

İlkokul birinci sınıftan ailemin “Bu çocuk adam olacak, büyüyünce iyi yerlere gelecek” beklentileriyle başlayan eğitim hayatım, üçüncü sınıfta sınıf arkadaşımı dövmemle birlikte “Bu adam olmaz” noktasına hızlı bir geçiş yapmış, hemen ardından peş peşe gelen kırmızı kurdelelerle eski umutlar yeniden yeşermişti.
İnişli çıkışlı eğitim hayatımda ailemi hiç üzmedim.
Üniversiteyi kazandığımda ise hafif bir hayal kırıklığı yaşamışlardı. Endüstri Mühendisliği’ni bir yere oturtamadılar bir türlü. Mühendis desen mühendis değil, endüstri diyor ama neresinde belli değil. Uzun uzun anlattım. İş imkânlarından, neler yapabileceğimden, hangi alanlarda çalışabileceğimden falan bahsettim. Sonunda “Joker eleman” dediler. “Kimsenin yapmak istemediği işi iteledikleri adam olacaksın yani” diyerek noktayı koydular.
“Olsun… O da bir şey,” dedim kendi kendime.
Ama bugün geldiğim noktadan baktığımda hakkaten de kimsenin yapmak istemediği işi yapan adam durumundayım. Ünvanım Endüstri Mühendisi ama bildiğin Çoban Emre’yim ben.
Bizimkiler merak ediyor, gurbet ellerde ne yerim, ne içerim, nasıl geçinirim diye. Diyorum ki, “Merak etmeyin, karnım tok, kalacak yerim var, paramı da kazanıyorum. Emrimde üç yüze yakın eleman var, altı tane de yardımcım var. Ne dersem yapıyorlar, keyfim yerinde. Siz kendinize dikkat edin oralarda.”
Ama ana yüreği söz dinlemiyor. Merak ediyor, üzülüyor, bol bol da dua ediyor.
Şimdi desem ben çoban oldum… Üç yüz eleman dediğim Yeni Zelanda Romney koyunları, altı yardımcım da Yeni Zelanda Huntaway çoban köpekleri. Anamın yüreğine iner.
“Boşuna okuttuk bu çocuğu biz. Madem çoban olacaktı, köye yollardık. Ne gerek vardı binlerce kilometre öteye gitmesine?” diye söylenip durur.
Gelelim çobanlığa.
İşin aslı şu; aslında ben çoban değilim, çobanın yardımcısıyım. Çoban olabilmem için önce köpekleri yönetmeyi bilmem gerekiyor ki bu da hiç kolay bir iş değil. Köpekleri yönetmek, idare etmek çocukluktan öğrendikleri bir meziyet. İşin büyük kısmını, hatta zor kısmını köpekler yapıyor. Çobanların ıslıkla diledikleri gibi yönlendirdikleri köpekler işi otomatiğe bağlamışlar. Sürüyü de gayet güzel yönetiyorlar.
Benim işim daha çok sürüyle gezmek. Otlatmak, köpeklerle birlikte sürünün eksiksiz bir şekilde geri dönmesine eşlik etmek.
Kolay mı?
Değil.
Zor mu?
Aslında zor da değil. Daha çok yorucu.
Asıl iş tırpanlama döneminde oluyormuş. Makineyi kullanmak da ayrı bir meslek, ayrı bir zanaatmış. Hayvana zarar vermeden yapılması gereken bir işlemmiş. Zaten strese giriyorlarmış, bir de sağına soluna zarar vererek daha fazla strese sokmamak gerekiyormuş. Ama aynı zamanda çok hızlı olmak da lazım diyorlar.
Bakalım, göreceğiz.
İşlerimin arasında ağılı temizlemek, sulama, bakım ve benzeri işler de var elbette.
Yorgunluk işin katlanılabilir tarafı. Ama o koku var ya… O koku, insanın ciğerlerine işliyor alışık değilsen. Su içerken bile koku geliyor, yemek yerken bile o koku insanın ağzında.
“Alışacaksın,” diyorlar. “Bir süre sonra farkına bile varmayacaksın.”
Bakalım, onu da göreceğiz.
Çoban Emre bu işe ne kadar dayanabilir, bilmiyorum. Ama Emre içten içe pes etti bile. Parası güzel olmasa çoktan bırakmıştı bu işi.
Ama ben dayanıyorum.
Dayanacağım.
Bana müsaade. Mesai erken başlayacak.
Haftaya kaldığım yerden devam.



