BİRAZ YAVAŞ!
Kapılıp gidersin bazen, şikayet etmenin aklına gelmeyeceği kadar. Hatta bazen o kadar ki uyaranlara, sana “YAVAŞLA” diyenlere de hani bir zamane lafı var ya “bu neyin kafası acaba” diyecek kadar. Kimseye aldırmaz devam edersin. En iyi ihtimalle, senin iyi niyetindendir bu. Derinlere inince neler çıkar altından kim bilir?
Büyük çoğunluk yetemediğinde, sinirlenir, öfkelenir. Bir kısmı biter tükenir, bazısı da kendini motive eder daha çok gayretlenir. Her şey gereklidir, yapılmalıdır, bitirilmelidir. Aylar sonrası için tedbir alınmalı, hiçbir şeyin ucu kaçmamalı, dizginler asla bırakılmamalı. Kimsenin madalya vermeyeceğini bile bile. Bırak bir ödül, görevindir artık hepsi, tatlı bir söz, bir teşekkür bile alınamaz olur zamanla. Üstüne farkedersin ki kimseyi de yeterince mutlu edemedin. Kırk yılın bir başı tatlı bir bakışı ödül kabul edersin en iyi ihtimalle. Sonsuz bir enerji ve güçle devam edersin en doğrusu kabul ettiğin bu yolda. “Ben buyum, böyleyim. Böyle olmayı seviyorum, başka türlü olamam ki” dersin kendine ve seni sevip uyaranlara bile.
Sonra, bir gün birden bire….. “YAVAŞLA” diye yüksek sesli bir uyarı gelir.
Duyarsan…
Durursan…
Uyarsan…
Bir de bunu nasıl yapacağını biliyorsan…
Bundan çok yıllar önce hepimizin çok sevdiği bir aile büyüğüm “pankreatit” teşhisiyle acilen hastaneye yatırıldı. Ertesi gün öğle arası hemen ziyaretine gittim. Çaldığım kapının aralığından beni görünce inanılmaz mutlu oldu. Zannettim ki ziyarete gitmemin mutluluğu. Sonra paniğini farkettim, nasılsın diyemeden kolumu tuttu “Cep telefonun yanında mı? Ver lütfen, benimki evde kaldı, dün aramam gereken yerler vardı, çok geç kaldım” dedi. Yine “sırası mı şimdi” demeye çalışırken, bir baktım ben telefonu vermişim de, o da çoktan başlamış gerekli yerleri aramaya. Bir saat kadar vakit geçtiğinde, artık işe dönmem gerektiğini söyleyince durdu telefonlar. Tek kelime konuşamamış, halini hatırını soramamıştım bile. “Yarın tekrar gelirim” diyerek ayrıldım yanından. Ne zaman dinlenecek acaba diye düşünerek hızlı adımlarla çıkmaya çalıştım hastaneden. Öğle arası bitmişti ve en kısa zamanda tekrar işe gitmem gerekiyordu ki…. Bir anda bir şey oldu, tuhaf, eksik hissettim kendimi. Döndüm. Koşa koşa asansöre binip, katları çıktım. Tekrar odasına girdiğimde şaşırdı. “Ne olur iyi ol, bütün işler hallolur, önce sen iyi ol” dedim. Gülümsedi “nasıl” dedi. Sarıldım “seni çok seviyorum, bunu söylemeye geldim” dedim.
İyi ki geri dönmüş ve söylemişim.
Hiçbir iş yarım kalmadı, onun kadar hızlı halledemese de, herkes bir şekilde halleti işleri. İşler, güçler, yetiştirilecekler ondan sonra da oldu. Ne yazık ki artık o yoktu.
Neden torunlar çok sevilir ve bu sevgi onlara göstere göstere verilir. Çocuk canının parçasıyken, torun için “o başka” denir. Çünkü vakit vardır sevmeye. Çocuk büyütürken ki işler, güçler, telaşlar, sorumluluklar da kalmamıştır, zaman enflasyonu da. Ve birçok büyükanne, büyükbabanın söylediği şey “ben çocuğumla böyle vakit geçiremedim, doya doya sevemedim” dir.
“Yavaş Şehirler” de yaşamak isteriz. Çünkü hız tüketir, koşturma, kalabalık yorar. Yavaş şehirler huzur kokar, daha güzel sesler, daha mutlu insanlar görürüz o şehirlerde.
Araba gibi bir de… Aslında yavaşladığımızda hayatımızın kontrolü, biraz daha elimizdedir.
Koşturursun, koşturursun…. Herkes için, herşey için. İşte o mutlu edemediğin nokta var ya… Yıllar sonra dönüp baktığında, ihmal edilmişler ordusu çıkar karşına. Başta kendin, sağlığın, zamanın, keyfin olmak üzere, koşturmaktan ilgilenemediğin en yakınların, en sevdiklerin. Farkedersin ki; hallolmuş, bitmiş, herkes için kolaylaştırdığını zannettiğin bir sürü iş, çoktan unutulmuş. Hatırda kalan sadece zamansızlığın.
Bir anda ne kadar yorulduğunu farkedersin işte o noktada.
Söylemeye kalkarsan, hatta sesini duyurmak için biraz da uğraşırsan, eninde sonunda duyacağın şey değişmez. Birileri sana “iyi” diyebilir, birileri “fedakar” ancak biri de çıkar der ki…
“YAPMASAYDIN… KENDİN YAPTIN. MADEM BUGÜN BUNU SÖYLEYECEKTİN ŞİKAYET EDECEKTİN… YAPMASAYDIN…”
Çarparsın duvara da… Ne fayda?
Düzeni değiştirmek istemezken, bir bakarsın düzen seni değiştirir. Ya da mecbur bırakır. Sen iste yada isteme yavaşlamak zorunda kalırsın.
Güzel olanı kendi arzun ve iradenle “YAVAŞLAMAK”. Akış içinde ama sürüklenmeden yaşamak. Biraz uzaktan bakabilmek resime, olacağına bırakmak. Kendini düşünmek, kendinle iyi vakit geçirmek, sağlığın için iyi olana mesai harcamak, ‘gerçekten’ nefes almak, mola verebilmek, gülmek, herşeyin önem derecesini belirlemek, fazladan bir dakikanın ne büyük nimet olduğunu bilmek, hayatı koşarak değil de yaşayarak değerlendirmek.
İşin sırrı “farkında olmak” galiba, farketmeye, anlamaya vakit ayırmak.
Şükür bile farkındalıkla…
Bu bir hatırlatma yazısı. Hepimiz bu hızlı hayatın içinde çoğunlukla akıntıya kapılıp gidiyoruz. Canımız yanınca, en çok da sevdiklerimizin canı yanınca akıntıdan kafamızı çıkarabileceğimizi görüp hatırlıyoruz. Sonra tekrar unutabiliyoruz. Gerektiğinde bu yazıyı yazana da hatırlatın lütfen. Unutmak insana mahsus.

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


