ÇÖKEN HER ŞEY GİBİ AĞIR AĞIR
İçimde çakal çökerten zeybeği çalıyor ve ben ağır ağır ince ince çöküyorum, çakal sanıyorlar beni…
CENNETTEN KOVULMA HİKAYESİ
Cennetten kovulan Adem’in şahsında bütün dünya insanlarına yöneldi ilahi ses; bir süre orada kalın. Dünya’nın yüzüne sürüldük kara leke gibi… Bu sürülmenin utancı ve sızısı bütün insanlığa pay edildi. İlk acı hatıramız budur.
Zehir zemberek sık döşenmiş bir mayın tarlasıydı burası… basmamak imkânsızdı…
Biri illa basıyordu
ve
Bir şeyi bozuyorduk illa birimiz.
Oysa dünya çoktan yorulmuştu. Yaramazlığımızı çekecek hâlde değildi. Biz içinde geziniyorduk oradan oraya amaçsızca, omuzlarında, sırtında, karnında…
İçimi sıkan bir mengene… kalbim ağzımdan çıkacak sanki
Yazar ilk önce aklına/kalbine yazar,
sonrasında
dökülür ne kadarı dökülecekse
(Ah kuş kanadından hallice kalpleriniz
Ah narin ruhlarınız
Evlatlar)(can aralarına giriverirler)
Yer ve gök bakışadursun
gözlerini ayırmadan birbirinden
Kendi içimde dolaşıp duruyorum, duvarlarıma çarpa çarpa, bulunamıyorum, dolaştıkça dolaşıyorum.
Denizin mavisi titreşmekte bu arada, göğün mavisi de…
Bilse de bilmese de…
Hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz
Nefes nefese bir iç yanış, nefes nefese bir ağlayış
Derin uykudan uyanmak gibi devrilmek sözkonusu
devrilirken tutunmamak
(işte tüm canalıcı noktası burası)
Az ötede, herşey hep az ötemizde
Bu sese kulak vermeye kalkışsam, tek bir harf bağırıyor
Tek bir harfte sırlar gizli… sayfalar dolusu kitapta tek bir harf’in azameti. Öyle bir harf ki cümleye sığmıyor, taşıyor…
Bildiğinden şaşacaksın
İnsanın hasreti hiç bitmez
(az ötede, az ötede)
Rengarenk kelimeler
Renkli balonlar gibi harfler
Kim kimin yaralarını onarıyor bilmeden, kim kime iyi geliyor… herkesten her şey beklenir. Birbirimizden hep bir şeyler bekleyerek geçiyor ömrümüz. Burada beklemek durmak gibi bir şey değil, akıp gitmek gibi bir şey… herkes herkesin yanından yöresinden akıp gidiyor. Bu anlamda işte; beklemek uzayıp giden bir şey, duran değil.
Yükseklerden dökülen bir su canlandır gözünde… bu şanlı düşüşte göğe yükselir gibi bir ihtişam vardır, iyi düşün… yokuştan aşağı koşan çocukları düşün, kanatlanıp göğe uçacakmış gibi bir iniş değil midir yaptıkları… aşağı gibi olan yükselişlerin bir çoğunu düşün…
çökerken büyüyen efe gibi tüm çöküşleri düşün…
Sürgün aklım
İnsanların içinde bir yerlerde hiç uğranmamış tarafları gezmek istiyorum… ve benim gözlerimde bir yer arka sokaklara çıkıyor, ağlayıp ağlayıp geri dönüyor, sulugözlüyümdür söylemesi ayıp.
Dolunay ne doldurdun içine, ne pay edeceksin mavi gezegenime
neresinden kanatacaksın
kan grubunu biliyor musun, hazırlıklı mısın
Hay Allah bak yine aynısı oluyor;
Bütün konuşacaklarım yazı oluyor içimde
Yazıyorum sürekli… Anlatıyorum sürekli… dünya gözlerini kapatmış beni dinliyor… İstanbul da… tepeden bakıyor bana, yedi tepesinden… coştukça coşuyorum, üç yanından kaplıyorum İstanbul’u… dalgalarımla dövüyorum…
Zaman eskidi artık sarı bir fotoğraf gibi… “Zamanında” dedikleri o zaman var ya, sararmış fotoğraflar gibi eskidi artık. Şimdiki zamanın ise havaifişekler çıkıyor hormonlu gövdesinden ve bu aralar aralarından su sızmıyor…
Havalı bir rüzgâr sığabiliyor belki sadece…
Neyse makas değiştirmeyi severim ben…
Gülümseyerek üstelik,
(gülümsememdeki hüznü görmek ister misin) (başka paragrafta kullansam bu sözü daha iyi olurdu, uymadı sanki buraya) (ama neyse geçti artık)(kayıtlara geçti)
Ne kadar cimriyim ben
Kestik…
Makas…
Türbülansa girdi dünya, sallandık, bulutlar şaşkın etrafa kaçıştı…
Ay tutuldu
Güneş tutuldu
Dilimiz tutuldu
Aklımız tutuldu
Bir müddet sonra gözün karanlığa alışması gibi alıştık tüm karanlıklara, el yordamımız gelişti…
Neyse bak yine daldan dala’sım geldi;
Ana baba evindeki yorgan ısıtır üşüyen kemiklerini, çünkü kemikler insanın babaevinden getirdiği, en değişmez çocukluğudur vücudunun…
İçimin manzarası (pusludur bazen)
Manzara donmuştu tıpkı bir resim gibi
Bütün bir gece sokaklar yalnızdı
yani bir de şunu deneyeyim;
Bütün dişlerin dökülürse diş ağrısı çekmezsin
su gibi dökül, su gibi katıla katıla ağla,
sal gitsin
Ayazın dili gece çözülür… de…
Ne söyleyeceğimi unuttum, yazıyorum öyle işte daldan dala
Unutkanlık değil, hatırlayamama hastalığı benimkisi
Bi anda geliverir vakti gelince merak etme
İç dünyamız cümle dolu
kelimelerin cümle içinde gövde gösterisine ne demeli
müziğin en can kıyıcı yeriyle kesiyorum sözlerimi
Ne derseniz deyin kırılmam…
Sulugözlüyümdür sadece, benden söylemesi…

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


