Orkestranın Kemanı Kırıldı, Arda Solo Çalıyor: Bir Bursa Akşamı Trajedisi

Dün akşam Bursa Timsah Arena’da İtalya karşısında alınan 4-1’lik yenilgiyi bir kenara bırakalım. Çünkü skor tabelası, sahada izlediğimiz tuhaf manzarayı anlatmaya yetmiyor.
Bir tarafta oyunun her anına yetişmeye çalışan Arda Güler… Diğer tarafta sanki maça değil, maçı izlemeye gelmiş bir takım. Hani halı sahada biri topu kaptırır da hemen “Ben defansa geçeyim mi?” diye sorar ya; bizim takımın bazı anları tam öyleydi.
Dün gece sahada 22 futbolcu vardı, evet. Ama Türkiye adına oyunu kurmaya, rakibi durdurmaya ve takım arkadaşlarını harekete geçirmeye çalışan tek bir kişi varmış gibi görünüyordu: Arda.
Arda oynadı, takım seyretti
Maçın daha ilk yarısında İtalya savunma arkasına sarktı. Bastoni geldi, vurdu, gol. Ardından Frattesi ceza sahasına rahatça girdi, yine gol. Sonra Kayode penaltı noktasında neredeyse tek başına kaldı ve skoru 3-0’a taşıdı.
Dakika 27. Tabelada 0-3.
Üçüncü golden sonra kamera Arda’yı gösterdi. Kollar havada, arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor, itiraz ediyor… Yüzündeki ifade yalnızca maçın gidişatına duyduğu öfke değildi. Lisede grup ödevini tek başına hazırlayan, sunum günü arkadaşlarının adını slaytta görünce “Siz bu çalışmaya nerede katıldınız?” diye sormamak için kendini zor tutan öğrencinin çaresizliği vardı.
Arda topu geriden aldı, rakip geçti, kanada açıldı, oyunun yönünü değiştirdi. Yere düştü, kalktı, bir kez daha müdahaleyle durduruldu, yine ayağa kalktı. Takımın temposunu yükseltmeye çalıştı. Pas isabeti yüzde 87’ydi, 62 pas attı. Ama topu aktardığı yerde çoğu zaman oyun da duruyordu.
Sanki Real Madrid antrenmanından çıkıp yanlışlıkla başka bir maça gelmişti. Etrafındaki herkesin aynı hızda düşünmesini beklemek haksızlık olabilir ama en azından aynı oyunun içinde olduklarını hissettirmelerini beklemek çok da fazla değil.
Savunmada nezaket, orta sahada sessizlik
İtalya ceza sahamıza girdiğinde savunmamızın verdiği tepki, kırmızı ışıkta duran örnek vatandaş gibiydi: Kimse acele etmiyor, kimse araya girmiyor, herkes sırasını bekliyordu. Kayode ve Esposito rahatça paslaşırken bizim oyuncuların yüzünde sanki “Müdahale etsek ayıp olur mu?” düşüncesi okunuyordu.
Orta sahada da manzara pek değişmedi. Salih ve Orkun, İtalya’nın temposunu karşılamakta zorlandı. Rakibe baskı gecikti, Arda’ya destek gelmedi. Bir noktadan sonra orta saha mücadelesi, yürüyen merdivende ters yöne çıkmaya çalışmak gibiydi. Çok hareket varmış gibi görünüyor ama kimse bir yere varamıyor.
Son vuruşlarda ise gecenin özeti saklıydı. Arda, 80. dakikada üç rakibin arasından sıyrılıp ceza sahasına girdi ve pozisyonu Kerem’e hazırladı. Kerem’in vuruşu Bursa semalarına yükseldi.
Arda pozisyonu çizdi. Bizimkiler resmin üzerine çay döktü.
Bir yetenek, on kişilik yalnızlık
Barış Alper’in ikinci yarının başında attığı gol tabelayı 1-3 yaptı. Belki kısa bir umut doğdu. Fakat İtalya çok geçmeden Esposito’yla karşılık verdi ve maçı yeniden kontrolüne aldı.
Yine de bu maçtan geriye yalnızca skor kalmadı. Arda’nın futbol aklı, topu ayağına aldığında oyunu birkaç hamle sonrasıyla birlikte görebilmesi ve pes etmeyen hâli de akıllarda kaldı. Ama onun bu çabası, takımın geri kalanındaki dağınıklığı daha görünür yaptı.
Bir takımın bütün yükünü tek oyuncuya bırakırsanız, o oyuncu ne kadar yetenekli olursa olsun bir yerde yorulur. Futbol tek kişinin gösterisi değil; pasın karşılık bulduğu, koşunun görüldüğü, hatanın birlikte kapatıldığı bir oyun. Arda’nın etrafındaki takım bu bağlantıları kuramayınca, ortaya bir mücadeleden çok yalnız bir çırpınış çıktı.
Maçın sonunda İtalyan oyuncuların Arda’nın yanına gidip elini sıkması, ona saygı göstermesi boşuna değildi. Onlar da sahadaki emeği ve yeteneği görmüştü.
Arda dün gece Bursa’da kaybetti. Ama kendi oyunuyla bir kez daha kazandı. Takım ise bize skorun ötesinde şu soruyu bıraktı: Bir orkestranın şefi bu kadar uğraşırken diğer müzisyenler hâlâ notalarını mı arıyordu?
Çünkü şef ne kadar iyi yönetirse yönetsin, bando nota bilmiyorsa geriye müzik değil, gürültü kalıyor.







Ağzınıza sağlık Vedat Bey, dünkü maçı o kadar güzel yorumlamışsınız ki, aynen dediğiniz gibi savunmada nezaket, orta sahada sessizlik. Dünya kupası rezaletinden sonra ben belki bi gayret, bi özür borcu gibi disiplinli bir oyun, cesur ataklar görürüz diyordum ama maalesef Arda’dan başka herkesin üstüne bir ölü toprağı serpilmişti sanki. Barış Alper biraz gayretliydi ama o bile kendisi gibi değildi. Oyuncular mı suçlu, milli takımın başında milli bir antrenor olmayan Montella mı suçlu, yönetim mi suçlu, yoksa hepsi birden mi bilemiyorum ama bu hezimetten utanmaları gerekiyor. Bir önceki maçtan da ders çıkarmamışlar. Bu kadar plansız ve dirençsiz bir oyun, aynen dediğiniz gibi sanki halı saha maçı. Korkarım ki cuma günkü maç için de aynı olacaklar. Yazık, çok yazık. Milli takımın bu hali için en iyi jenerasyon dedik ama yanıldık tüm ülkece. Toparlansalar ve tekrar yanıltsalar bizi keşke. İnsan izlerken sadece sinir olmuyor, üzülüyor ve kırılıyor da…
Hani ‘ruh’ muh demiyorum, tamam, işin duygusal kısmını bir kenara bırakalım ama sahadaki seviye ve mantık farkı gün gibi ortada!
Arda Güler’in altyapıdan beri gelen futbol aklı, topu ayağına almadan iki hamle sonrasını düşünmesi ve o profesyonel disiplini tamamen başka bir klasman. Çocuk maç boyunca tek başına tempo yapmaya, oyunu kurmaya çalışıyor, 3 kişinin arasından sıyrılıp al da at diye pas çıkarıyor, ama gerideki ve ilerideki arkadaşların oyunu okuma hızı Arda’nın çeyreğine yetişemiyor.
27.dakikadaki o isyanı tamamen kalite ve vizyon uyuşmazlığının çaresizliğiydi. Biri Real Madrid temposunda ve aklında oynuyor, diğerleri maçı izliyor. İtalyan oyuncuların maç sonu gelip doğrudan Arda’nın elini sıkması da tesadüf değil zaten. Arda ne kadar zorlarsa zorlasın, etrafındakiler aynı dili konuşmayınca ortaya bu trajik tablo çıkıyor maalesef.
Yazıda değinilen bu kopuk ve bireysel mücadelenin takım sporlarında başarıya ulaşabilmesi için kolektif uyumun ne kadar sürede ve hangi adımlarla sağlanabileceğini düşünüyorsunuz?
Vedat Ali Bayrak, Bursa’daki İtalya maçını saha içi dengesizlikler üzerinden ele alırken bireysel çaba ile kolektif uyumsuzluğu başarılı bir benzetmeyle mercek altına alıyor. Yazar, skor tabelasının ötesine geçerek Arda Güler’in oyun kurma çabasını ve takım arkadaşlarının bu tempoya ayak uyduramamasındaki çelişkiyi net gözlemlerle aktarıyor. Yazının bütününe hâkim olan mizahi ve eleştirel ton, futbolun takım oyunu olduğu gerçeğini okura güçlü bir şekilde hatırlatıyor.