GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…
Bazı hikayeler hayatın içinde “beni yaz” diye omzuna dokunur insanın. Bu hikaye benim omzuma bir değil iki kere dokundu. Üstelik ilkinde çok farkında olmama rağmen, ikincisinde Mediha’nın uyarısı gerekti.
İstanbul benim için çok başka, her zorluğuna rağmen sevgim ve hayranlığım çok büyük bu şehire. Benden daha çok seven ve bunu çoşkuyla ifade eden bir kişi daha oldu yakın çevremde. Mediha’yı çok eskiden beri tanırım, servis arkadaşıydık biz. Ben servisten ayrıldıktan sonra pek görüşememiştik. Hep severdim ama son iki yıldır daha çok beraber olma ve yakından tanıma şansım oldu. Tanıdıkça daha da değerlendi benim için. Bir Cuma günü klasik gezi programımız sırasında, deniz kenarına indiğimizde ben havayı içime doldururken, yanımda onun sesini duydum. “İstanbul… seni her gün biraz daha çok seviyorum… Sana doyamıyorum” O kadar içten söylüyordu ki verseler o anda İstanbul’u kucaklardı. Hiç sormadığımı farkettim o gün. Acaba İstanbullu muydu? Kalabalıktık ve koşturuyorduk, yine soramadım.
Bir pazar günü tam dışarıya çıkacakken telefonum çaldı… Mediha… Dışarıya beraber çıkmaya karar verdik. Konu konuyu açtı ve yine İstanbul sevgisine geldi. İşte o zaman sordum, hatta tahminde bulundum. Doğma büyüme Sarıyerli olduğunu düşünüyordum. “Beykoz sırtlarında, babanemin konağında doğmuşum” dediğinde, araba kullandığım için çok kısa ona dönüp, şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Konağında mı?” diye sorduğumda kızarmış olan Mediha iyice kızarmış, başını önüne eğmişti. Bin kat daha değerlendi içimde, bu zamanda bununla övünmeyecek, utana sıkıla söyleyecek kaç kişi kalmıştı acaba? Ki yine de samimiyete dayanarak söylediği çok belliydi.
Biraz sorunca anlatmaya başladı, dinledikçe “Mediha bu tam film gibi, yazıya döksek mi acaba” dediğimde, “aslında babamı dinleme şansın olsa, o daha iyi anlatır, ne dersin gidelim, ondan dinleyelim mi?” dedi ve bir saat sonra babaevinde, annesi ve babasının karşısında otururken bulduk kendimizi. Babası Arslan Amca da bir anda gündeme gelen bu konuyu bize anlatacağı için çok heyecanlanmıştı. Anlatırken geriye döndüğü, o yılları yaşadığı belli oluyor, zaman zaman duygulanıyor, zorla yutkunuyor, gülüyor, üzülüyor… Duygudan duyguya hızlı geçişler yapıyordu.
Osmanlı’nın en son zamanından başlıyor hikaye, öncesi de var ama kimse net bilemediği için, Arslan Amca, hatırlanan geçmişten başlıyor bize anlatmaya…
Arslan Amca’nın baba tarafından dedesi Cemil Yüzbaşı Osmanlı Ordusu’nda subay. Balkan Harbi başladığında Edirne’de hastane müdürlüğüne atanıyor. Herkesin çok beğendiği ve istikbal gördüğü, tabiri caizse “çakı gibi” bir subay. Bir gün hastaneye, paşanın teftişe geleceği haberini alıyor Cemil Yüzbaşı. Hastane pırıl pırıl, yine de herşeyi elden geçiriyorlar. O zamanlar Edirne çok küçük, başıboş köpekler çok fazla. Tam teftiş sabahı, herkes bahçede hazır olda paşayı beklerken, bir köpek hacetini hastanenin kapısının önüne yapıyor. Herkes bahçede beklediği için, kimse durumu farketmiyor. Faytonuyla gelen paşa, selam verdikten sonra hastaneye girerken tam kapının önünde gördüğü manzara karşısında çok sinirleniyor. Hiç bir açıklamayı kabul etmeyen paşa, bu konuyla ilgili gerekeni yapacağını da söyleyerek hastaneye girmeden faytonuna biniyor ve geri dönüyor. Cemil Yüzbaşı’nın çok ağırına gidiyor bu durum. Gurur meselesi yapıyor, istifa edip ayrılıyor meslekten. Maddi durumları oldukça iyi, apar topar Edirne’den ayrılıp, İstanbul Çukurbostan’a geliyorlar . Bir süre orada kalıyorlar ama Cemil Yüzbaşı’nın biricik eşi Mediha Hanım’a havası iyi gelmiyor Çukurbostan’ın. Astımı sebebiyle, temiz ve açık havaya ihtiyacı olduğunu söylüyor doktorlar. Orada yapamayacaklarını anlayınca Anadolu Kavağı’na taşınıyorlar. Cemil Yüzbaşı’yı çok seviyor Kavaklılar. Çok kuvvetli bir adam, hatta elinde kocaman gürze benzer birşeyle dolaşırmış. Birgün yere bırakmış, buyrun kaldırın dediğinde kimse o gürzü yerinden kaldıramamış, bu sebeplerle Cemil Pehlivan kalmış adı. Arslan Amca’ya küçüklüğünde balıkçılar hep dedesini anlatmışlar, gücünü, kuvvetini, yiğitliğini… Cemil Pehlivan, Kavağa gittikten bir süre sonra Mediha Hanım vefat ediyor. Üzüntüden perişan oluyor çok sevdiği eşini kaybeden Cemil Pehlivan. Bir süre sonra tekrar evlendiriyorlar. Bir müddet Boğaz’dan giriş yapan gemilerin sağlık kontrolü işini yapıyor, daha sonra ticaret yapmaya karar verip,kömür işine giriyor. Kavak’ta vefat ediyor Cemil Pehlivan.
Arslan Amca’nın anne tarafından dedesi de Kafkasya’dan göçmüş. İstanbul’da Asmalı Mescit Konağı’na yerleşmişler. O da Osmanlı’da subay olmuş. Raşit Yüzbaşı… Bir süre sonra Yemen’e tayini çıkmış. Yemen’de askerin ikmal işlerine bakıyormuş. İngiliz ve Arapların birleşmesinden sonra Osmanlı Yemen’de feci şekilde yenilmiş. Raşit Yüzbaşı uzunca bir zaman esir tutulmuş Yemen zindanlarında. Serbest bırakıldıktan sonra, ayrılmış meslekten Raşit Yüzbaşı. Onun hanımı da tek başına yaşadığı yıllarda çok rahatsızlanmış. Doktorlar havası güzel bir yere taşınmalarını tavsiye ettiğinde onlar da Beykoz’a taşınmışlar. Orada bir konak satın almışlar. Raşit Bey Beykoz’da kundura fabrikasında çalışmaya başlamış.
İşte hikayenin ikinci kez omzuma dokunması da burada olmuş. Ben farketmemişim. Geçen gün tamamen tesadüf bir programla hem de iki kez, bir öğle saatlerinde, bir de akşam Beykoz Kundura Fabrikası’na gitmem gerekti. Denizin kenarında, koca koca yapıların olduğu devasa büyüklükte bir alan. Zamanında balıkçılık yapanlar ya da bu fabrikada çalışanlar yaşarmış Beykoz’da. Osmanlı zamanından başlayarak, yakın geçmişe kadar Türk Ordusu’nun ayakkabıları hep burada yapılmış. Hatta Atatürk için de ayakkabı üretilmiş bu fabrikada. Binalarının ortasında da büyükçe bir Atatürk heykeli gururla korunuyor. Bu gün Yıldırım Ailesinin satın aldığı bu yere, 15 yıl boyunca hiç dokunmama sözü verilmiş. Ama içinde farklı konseptlerde alanlar, faaliyetler, bir müze ve hatta film platoları var. Buranın güzelliğini arkadaşlarıma anlattığımda, Mediha çok şaşırdı ve aile geçmişinde bu fabrikanın yerini daha önce babasının da kendisinin de bana anlattığını hatırlattı..
Hikayeye dönersek…
Arslan Amca’nın annesi İsmet Hanım ve babası Ali Bey de böyle tanışıyorlar işte, bir aile Beykoz’da, bir aile de Anadolu Kavağında. Cemil Bey oğlu Ali büyürken, okumasını istiyor ve onu Kuleli Askeri Lisesi’ne yazdırmayı teklif ediyor. Ali karşı çıkıyor, asker olmak istemediğini söylüyor. Cemil Bey, oğlunu sonunda fabrikada çalışmaya razı ediyor. Çıraklıkla başlayıp kalfalığa yükseliyor Ali Bey. Çizme yapma konusunda usta oluyor. Daha sonra çekiç makinasını kullanmayı öğretiyorlar Ali Bey’e. Bu makinayı kullanırken ayakkabı göğüse dayanıyor ve darbelerle çiviler çakılıyormuş. Bu yüzden makinanın çalışma şeklini hiç sevmiyor, ciğerlerinin sarsıldığını, öyle giderse hasta olacağını söyleyip fabrikadan ayrılıyor ve bir daha da ne işi, ne de düzgün bir hayatı oluyor. Konağın içindeki antikalara kadar herşey sırayla satılıyor. Fransız mektebinde okuyan ve Mısırda çok zengin bir ailesi olan İsmet Hanım gün gelip fabrikada çalışmaya başlıyor. Çocuklarını büyütüyor. Onlar da evlenip barklandıktan sonra, kocaman bahçe içindeki konağın arsasının bir kısmını hiç bir ücret istemeden bir aileye veriyor. Yanlız kalmaktan çok korktuğu için çare olarak bunu buluyor.
Ali Bey’in iki oğlu oluyor, biri Arslan Amca….Arslan Amca o zaman Beylerbeyi’nde olan Astsubay Meslek Lise’sine gönderiliyor, kardeşi de tarih öğretmenliği okuyor. Ama mezun olduğunda tarih öğretmenliği yapmak istemiyor.. Paşabahçe Cam Fabrikası’nda dekoratörlük yapıyor, hatta müdürlüğe kadar yükselip, Rusya’da cam fabrikası kurmaya da gidiyor. Arslan Amca mezun olduktan sonra, annesine bakmaya başlamış. İsmet Hanım da, Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasındaki işinden ayrılmış bunun üzerine. Arslan Amca uzun yıllar annesine bakmış, evlenmemiş. Sonunda evlendiğinde de arkadaşım Mediha’nın annesi Hamiyet Hanım bakmış ona. Mediha ve kız kardeşi doğmuş ilerleyen yıllarda . Mediha’nın ismi, dedesi Ali’nın doyamadığı genç yaşta kaybettiği annesinin ismi olmuş.
Mediha, Beykoz’da bir konakta doğdum dedikten sonra ortaya çıkan hikaye bu işte. Onları en çok konağın içindekilerin Arslan Amca daha küçükken yok pahasına satılması, daha sonra da konağı elden çıkartmak zorunda kalışları üzmüş.
Mediha’nın annesi ve Arslan Amca gözlerinden sakınmışlar anneleri İsmet Hanım’ı. Ama bir gün Arslan Amca büyük bir trafik kazası geçirmiş. O sırada Hamiyet Teyze de eşine bakmak için hastanede aylarca onunla kalmış. İsmet Hanım, ilk kez, korktuğu yanlızlığı, mecburiyetten yaşamış ve çok da dayanamamış zaten.
Her biri dolu dolu yaşanmış ömürler… Ve hayat devam ediyor. Var gücüyle, durmaksızın. Bütün bu hikayenin içinde bana en yarımı, hastalanan, alelacele, iyileşsin diye Kavak’ta çare bulacaklarını düşünerek taşınan, Cemil Bey ve Mediha Hanım’ın (ki Mediha Hanım taşındıktan bir süre sonra vefat etmişti) hayatları gelmişti.
Üzülerek bunu ifade ettiğimde, Mediha yine utanarak “belki de yarım kalmamıştır” dedi bana. Anlamaya çalışarak baktığımda, “sonra…” diye işaret etti.
Hikâyenin gerisini, Mediha’dan çok, yakın arkadaşlarımızdan öğrendim aslında.
O nasıl güzel bir kızdı öyle. İlk gördüğünde yüreği yerinden fırlayacak sanmıştı. İlk görüşte aşk bu muydu? Kimin kızıydı? Balkonun altından defalarca geçti. Sonunda daha fazla dikkat çekmemek için, boynunu büküp, aklında o kız, kendisi gibi denizci olan amcasının evine gitti. Tesadüf, yengesi o akşam yemekte “artık hayırlı bir kısmet bulup evlendirelim seni” demişti Cemil’e. Cemil de utana sıkıla “ancak bir kişiyle evlenirim” diyerek balkonda gördüğü kızı yani Mediha’yı ve evlerini tarif etmişti. Amcası ve yengesi şaşırarak birbirlerine bakmış, gülerek, aslında onların da akıllarında Mediha’nın olduğunu, onu ve ailesini çok beğendiklerini ve sevdiklerini, onu önereceklerini söylemişlerdi Cemil’e. Sonra herşey çok hızlı ilerledi… Arslan Bey’den kızını istemeye gittiler….
Mediha ve Cemil evlendiler …
Sevgili arkadaşım Mediha’dan dinlediğimiz, her zaman naif, saygı, sevgi dolu bir evlilik onlarınki.
Diyeceğim o ki; bir başka Mediha ve Cemil’le hayat devam etti.
Su yine yolunu buldu …
Akıp gitti…

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


