GİZLİ BEN – 2

Yaşamöyküsel bir şey yazmaya kalkıştığımızda, fotoğrafları yardıma çağırırız. Albümümüzde olanlarla, belleğimizde kalan fotoğrafları…. Elbette her zaman için ikincisi çok daha zengindir ilkinden. Hayatımızın yazıya almak istediğimiz bölümleri ya da hayatımızdan yazıya sızanlar, her seferinde bu fotoğrafları yardıma çağırırlar.

Albümlerimizdeki o fotoğraflar, geçmişi diriltmekte kullanılan birer büyü nesnesi gibi zamanı yeniden yaratmak için elverişli araçlardır. Bir tomar fotoğraf, bize bütün bir maziyi tazeler.

Oysa, belleğimizde dirilen kimi fotoğraflarda ben dediğimiz kişi, şimdi ne kadar uzaktır bizden. O, hangi ben’imizdir? Çoğu kez, bizimle artık pek az ilişkisi kalmış birini “ben” diye anlatmak ne kadar gerçektir? Bizim için çoktan yabancı olmuş o kişinin herhangi bir yazı kahramanından ne farkı kalmıştır, hayatına ait bazı ayrıntıları ve izleri çok daha iyi bilmemizden başka? Bir zamanlar olduğumuz o kişide kendimizi görmekte zorlandığımız anlara karşın, gene de neden her şey dün gibi canlı ve yakıcıdır? Sahiden geçmişi ve kendimizi yazmak mümkün müdür? Yalnızca yazının değil, zamanın uzaklığı da girmez mi aramıza? Bütün o hayattan artakalan birkaç izin, imgenin ve uçucu hayalin ardı sıra koşturup onlardan bir hayat hikayesi çıkarmak, bu anlamda “otobiyografik” bir şey yazmak, sahiden ne kadar mümkündür? Bilmiyorum.

Eski soru. Eski sorunsal. Yine de her hayat her yazı kendini deniyor.

Ben, bu yazıda, albümümdeki iki fotoğraftan yola çıkmak istiyorum:

İlk fotoğraf, o güne ilişkin belleğimde kalan “karelere” hayli yakın düşüyor. İkincisi ise, yaşadığım anın birebir karşılığı olarak tanıklık değeri taşıyor.

Ben, her ne kadar öyle sanıyorsam da, ilk fotoğraf birebir olarak tam da o günün karşılığı olmayabilir, ama bana hep o anın canlı bir belgesi gibi görünmüştür ya ben yıllar yılı böyle düşündüğüm içindir bu, ya da sahiden öyledir; üzerinden çok zaman geçti, anımsama gayretlerimiz çoğu kez yaşadıklarımızı bulandırarak gerçeklik yitimine uğratır bizi. En azından benim için bazen öyle olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla, hiç olmazsa hakikat adına yaşadığım bu kuşkuyu sizinle paylaşmak isterim. İçimden bir ses gene de bana bu fotoğrafın o günün bir anısı olduğunu söylüyor…

İkinci fotoğrafsa, tasarlanmış bir anın fotoğrafı. Her ayrıntısı yıllardır aklımda saklı kalan o andan bana kalan belge. Bu yazı için bir çeşit metafor değeri yükleyen bir fotoğraf.

Gizli Ben’e adını veren fotoğraf.

Fotoğrafların ilki, babamın Mardin’de, bir miting sırasında, Valilik binasının önündeki meydanda yaptığı bir konuşma sırasında çekilmiş bir dizi fotoğraftan biri.

Babam avukatlığının yanı sıra uzun yıllar etkin bir biçimde siyasetle uğraştı. Milletvekili olması için yapılan bütün baskılara direndi, önerileri geri çeviri. Nedenini hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim, ısrarlar karşısında en fazla, daha durun diyordu, daha sırası değil. Her milletvekili ve senatör seçiminde –ki o zamanlar senato seçimleri vardı– büyük rol oynadı. Öfkeli, taşkın, kendine sığmayan bir insandı. Kızgınlıkları, kırgınlıkları, küskünlükleri oldu. Her seçim dönemi arabalardan ve yüzlerce kişiden oluşan konvoylarla köy köy, kasaba kasaba yapılan propaganda gezilerini anımsıyorum. Çoğuna biz de katılırdık. Bunlara ilişkin yüzlerce anım var. Taşrada politika yapmak, taşralı politikacı ve taşra münevverleri üzerine ta o zamandan başlayarak çok düşündüm.

Taşradan görülen Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu iyi bildiğimi sanıyorum. Taşrada fotoğraf başka türlü çekiliyor. Taşradan görülen dünya, farklı bir dünya. Taşra, ışığı kırıyor, boyutları zorluyor. Görüş derinliğini zorluyor. Taşranın fotoğrafı. İçeriden ve dışarıdan çekilen taşranın fotoğrafı.

Türkiye’yi anlamak için önemli bir ölçüdür taşranın İstanbul’a bakışı, belki de bu anlamda gerçek bir İstanbul hiçbir zaman olmamıştır. Benim, o İstanbul’a hiçbir zaman ulaşamamış olmam da bununla ilgilidir. Son İstanbul kitabıma, taşıdığı şiddetli gerilimi sağlayan, benim, İstanbul’un bütün geçmişine vakıf, doğma büyüme bir İstanbullu olmam değil, tersine bir türlü giderilemeyen bir özlemle mutlak bir İstanbul arayışı içinde olmamdır. İstanbul’u metin üzerinde yeniden inşa etme arzusu, imkânı sağlayan bir tutku bu. Diriltilmeye çalışılan bir zamanlarki İstanbul da değil yalnızca, o İstanbul’a duyulan özlemi yeniden duyumsamak gereksinimi bir bakıma. Okuduğum ve bir ölçüde de seyrettiğim İstanbul’a ilişkin imgeler, yitirilmiş bir tazeliğin arayışıyla sarmalanarak iç dünyamı kuşatıyor. Şu sıralar, “Karşının Işıkları” başlıklı bir metin üzerinde çalışırken, yıllar sonra bir kez daha bütün şiddetiyle duyumsadım bendeki bu zamansız bir geçmişe kilitlenmiş İstanbul imgesiyle olan tutkulu ilişkiyi ve o eski içimi. Belki yalnızca o edebiyat İstanbul’unu değil, onları özleyen, kendini ona hazırlayan çocuğu da özlüyorum.

Taşra ile dünya, Mardin ile İstanbul arasında kurduğum bir hattı katediyorum yıllardır.

İlk fotoğraf işte bu:

gizliben 2 1

Babam, okulum ve ötekiler…

Benim erken uzayım.

Bu fotoğrafın dışına sürülmüşlük duygusu taşıyorum.

Yüreğimin bir yerinde, bu ana ilişkin bir kırgınlık, bir itilmişlik duygusu taşıyorum. Ne zaman ona baksam, birileri tarafından ortadan uzaklaştırılıyorum.

Babam kürsüde, yaptığı konuşma sırasında görülüyor. Babamın parlak hitabet sanatı, natıkasının kuvveti ve zekâsı herkesçe övülüp duruyor. Çocukluğum boyunca, herkesin meraklı gözleri ve soruları karşısında, zekâmın babama çekip çekmediğinin sınavını verdim. Onun oğlu olmanın önemli bir kanıtıydı bu. Bu yüzden çocukluğum boyunca hep, “zeki olmak” zorunda kaldım.

Bu fotoğrafta, Mardin’de Vali Konağı Meydanı’ndayız. Arkada görülen geniş ve uzun duvarın tepesine denk düşen sokakta okulum var: Dumlupınar İlkokulu. Okulumla, babamın kürsüsü düşey bir çizgide tam alt alta gelerek, bizi yeniden birbirimize bağlıyor. Bu konumlanma, benim, babamla ve bu fotoğrafın kaderiyle olan ilişkimi bir kez daha sağlamlaştırıyor.

Zaman zaman rüyalarımda görürüm bu mekanları, her şeyi yeniden, yeniden kesinleştiririm. Belleğim, sanki unutmalara karşı bilgilerini tazeleme gereksinimi duyar uykularımda.

O günü iyi anımsıyorum. Babamın konuşmasının sık sık alkışlarla kesildiğini anımsıyorum.

Alkışlanmanın, alkış toplamanın manyetik bir gücü olduğunu daha o yaşta çok iyi biliyorum. Babamla iftihar ettiğim, onun oğlu olmaktan övünç duyduğum doğrudur elbet. O kürsüye çıkıp, babamın yanında durup, bu alkışlardan pay almaya çalıştığım da olmuştur. Bunu yine de çıplak bir arsızlıkla yapmazdım sanıyorum. Çünkü bir çeşit gurur meselesi yapardım böyle şeyleri, bunların kendiliğinden olmasını isterdim. Her zaman fazla gururlu bir çocuk oldum. Aynı zamanda, çocukluğum ve ilkgençliğim boyunca, üne, alkışa ve sevilmeye düşkün oldum. Bu düşkünlüğümün açgözlü bir hırstan farklı bir şey olduğunu belki o zamanlar da seziyor, ama adlandıramıyordum. İleriki yıllarda da ün karşısında hep bir eziklik duydum. Belki de ün düşkünlüğümle gidermeye çalıştığım şey buydu. Ün karşısında duyduğum bu ezikliği atmam yıllarımı aldı. Sonraki yıllar bütün bunlar üzerinde uzun boylu düşündüm: Ün, başlı başına bir değer olmaktan çok, benim için taşralı olmayı aşan bir kimlikti. Beni kıstırıldığım yerden kurtaracaktı.

Ün, aşırı-kimlik demekti. Kıstırıldığım kimliğin kapanından ancak böyle kimlik aşırı bir ünle çıkabileceğimi duyumsamış olmalıyım.

O günü iyi anımsıyorum: Kalabalıktı. Babam omuzlar üzerinde taşınıyordu. Böyle zamanlarda, yani babam omuzlar üzerine alındığında, ya da yüksek kürsülere çıkıp kalabalıklara seslendiğinde, babamla arama dünya giriyor, babam benden uzaklaşarak bambaşka biri oluyordu. Babamın oğlu olmanın güveninin dışına sürülüyorum. Belki bu uzaklaşmayı, yabancılaşmayı gidermek için olsa gerek, sürekli onun yanında, kolunun kanadının altında olmaya çalışıyorum.

Nitekim babamın, o yaptığı konuşma sırasında da, fazla ayakaltında dolaşmış olmalıyım ki, çevresindekiler tarafından, kürsüden uzaklaştırıldığımı derin bir kırgınlıkla anımsıyorum; bunun beni çok incitmiş olduğunu, babama yabancılaştırmış olduğunu, babamın büsbütün elimden alınmış olduğu duygularına kapıldığımı anımsıyorum. İşte o gün, bu küskünlükle ve incinmiş gururumla boynu bükük oradan uzaklaştığımı, ama gene de, Belediye Binasının yanındaki sokaktan rampayı çıkıp, okulumun önünde, babamın çıktığı kürsünün tam üstündeki bir noktada tek başıma durup, babama yönelen alkışları selamladığımı anımsıyorum. Tuhaf, sızılı, gizli, hırsızlama bir an. Kendi kendime kurduğum törensi bir oyun. Şimdi durup baktığımda, bu çocukça meydan okumanın temelinde, kendime bir alan açma gayreti görüyorum. Dünya karşısında bir alan, bir tür yemin, belki bir antlaşma, dünyayla var oluşumla, beni kıstıran, sıkıştıran birçok şeyle…

Gözü kürsüde olan kalabalığın görüş alanının yukarısındayım ancak başını kaldırabilenler görebilir beni ama, gene de o alkışları bana yönelmiş gibi kabul ediyor, üst üste eğilerek halkı selamlıyorum. Bir yanıyla komik bir sahne tabii, bir başkasının hayatında belki fazla büyütmeden geçiştirebileceği bir an, ben geçiştiremiyorum.

Kişilikleri de ihtirasları da çok güçlü bir anne ve çok güçlü bir baba arasında sıkışmış kalmıştım. Aralarından sıyrılıp çıkmam gerekiyordu. Biliyorum, Mardin’de olduğum ve kaldığım sürece, ne yaparsam yapayım, ben hep İsmail Mungan’ın oğluydum. Başka bir şey olma şansım da yoktu. Erken yaşlarınızda övünç kaynağınız olan şey, bir süre sonra varlığınızı kıstıran, altında ezilmeye başladığınız bir yük olmaya başlıyor. Mardin’de İsmail Mungan’ın oğlu olmaktan, ancak Türkiye’nin Murathan Mungan’ı olarak kurtulabilirdim. O gün, o meydanda gizlice selamlayarak üzerime aldığım alkışları, ancak böyle hak edebilirdim kendi gözümde.

Babamdan çaldığım alkışları geri ödediğimi sanıyorum.

Bir yanıyla hâlâ canımı yakan o anın, o komik sahnenin üzerinden çok yıllar geçti. Gene de hiçbir şey, bu fotoğraf karşısında tuhaf bir sızı duymamı engellemiyor. “Babayı yenmek” kadar kaba bir adlandırmayla açıklanamayacak kadar magmalaşmış bir oğul sızısı bu… Geçen zaman içinde dünyanın fani ve tali yüklerinden büyük ölçüde kurtulduğumu düşünüyorum. Büyük kalabalıkların değil, önemsediklerimin alkışlarını seçeli çok oluyor. Babamla, taşrayla, ünle, alkışla ve birçok şeyle olan meselemi büyük ölçüde hallettiğim, nicedir yalnızca işimle baş başa kaldığım kanısındayım ama, yine de buraya gelene kadarki o uzun ve zahmetli yol boyunca içimde yumak olmuş, nedenleri ortadan kalkmış bile olsa varlığını sürdüren bu sızının zaman zaman beni yoklamasından kurtulamadım. Size de öyle oluyor mu?

İkinci fotoğraf ise bu :

gizliben 2 2

Evin caddeye bakan büyük salonundayız. Babamın çevresi bir sürü gazeteci tarafından sarılmış, onlarda doluşuyor salona; flaşlar patlıyor, sorular soruluyor, babamdan açıklama yapması bekleniyor (karışmadığı) Mardin olayları ile ilgili. Evdeki gazeteci kalabalığından hoşnutum. Babamın yanında durmak istiyorum, hep yanında durmak istiyorum. Flaşlar patlarken onun yanında olmak, fotoğraflarda onunla birlikte görülmek istiyorum. Sonra, oradan da uzaklaştırılıyorum tabii. Babamın çevresi boşaltılıyor; yalnızca ben değil, herkes uzaklaştırılıyor; gazetecilerle ve sorularla baş başa kalıyor. Aynı küskünlükle uzaklaşıyorum oradan. Fotoğrafta, babamın oturduğu koltuğun hemen yanı başında görülen camlı kapı, benim odamın kapısı. Salona açılan bu kapının yanı sıra, bir de arkada annemlerin yatak odasına açılan bir kapısı daha var. Büyük salondan diğerlerine geçip, arkadan dolanıyor, odamın öteki kapısından fotoğrafta görülen camlı kapının ardına geliyorum. Hayır, kendimi oradan göstermek gibi bir arsızlık peşinde değilim. Böyle bir şeyin çiğlik olduğunu bilecek kadar akıllı, böyle bir şeyi yapmaya gönül indirmeyecek kadar gururuma düşkünüm. İstenenin ben değil, babam olduğunu biliyorum. Öte yandan yaşadığım bu yenilgiyi, bir türlü kendime yediremiyor olmalıyım ki, mutlaka bir şeyler yapmak, varlığımı duyurmak istiyorum. Sonunda, o camlı kapının camına beni “temsil etmesi” amacıyla okul defterimden kopardığım boş bir beyaz kâğıt asıyor, bütün gazetecileri atlatıyorum. Fotoğraflar çekiliyor. Bütün fotoğraflarda babamın yanındaki kapının camında o boş, beyaz kâğıt görülüyor: Gizli Ben.

Oradayım. Babamın yanı başında.

Kâğıdı öne sürüp, kendimi geri çekmemin işaretinde, sonraki hayatıma ait bir metafor bulmak mümkün elbet.

Görülmek uğruna, yıllardır o  boş beyaz kâğıda yazıyorumdur belki de…

Her biten yazıdan sonra yeniden beyaz, boş bir sayfa oluyorum; bana ve yazıdaki benlere ilişkin söyleyecek sözlerimi çoğaltıyorum; bu kitapta da bitmedim, gelecek yazılara, kitaplara arttım, hayat çok zengin, insanlar çok beklenmedik; kaldı ki şu anda kapanmamış bir hayatın ben’ini anlatıyorum.

Kaç yılın sayfasında kendimi arıyorum. O cama asılmış boş, beyaz kâğıt parçasından bu yana kaç sayfada göründüm kayboldum.

Sahi ey okur, beni hiç gördünüz mü?

Murathan Mungan – 1996


Mevsimlerin kızı Eylül... Eylül'ün ise en bebek saati... Ankara'da... Bir Seher Vakti doğmuşum... Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim, Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım, Hayatı sevmişim herşeye rağmen, Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm... Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim.. Ne yaparsam yapayım aşk'la yapmayı seçmişim... dil'den değil kalp'ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim. Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk'ta takılıp kalmışım... evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim... İstanbul'a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim... Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım...

Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Yorumlarınızı merak ediyoruz.x
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.