GİZLİ BEN – 1
(Burada iki bölüme ayırdığım Gizli Ben-1 ve Gizli Ben-2 isimlerini taşıyan yazılar Murathan Mungan’ın 1996 yılında yazdığı “Paranın Cinleri” kitabından bir alıntıdır. Benim çok beğendiğim, okunmaya değer bulduğum bu yazıları sizlerle paylaşmak istedim. Altı çizili kısımların, kitabı okurken beğenip çizmem dışında özel bir anlamı yoktur.)
Okurlar, çoğu kez yazarın ben’ini, yazdıklarının yanlış yerlerinde ararlar. Yaşantısal malzeme üzerinde yükselen bir metin söz konusu olduğunda, yazarın yazıda “ben” dediği kişiyi, birebir kendisi sanırlar. Yazarın, anlatısını kurarken “ben” dediği kişiyle, yazar arasında dolaysızca, kaba bir birebirlik ilişkisi kurarak, yazdıklarını, bir edebiyat metni olarak değil de, bir hatıra defteri, bir günlük gibi okurlar. Yazarın yazdıklarına bakarak, yaşamıyla, yazdıkları arasında doğruluk ve tutarlılık sağlaması yapmaya çalışırlar. Böylelikle de, yazar, kendi yazdıklarının malzemesinden, istemeden de olsa kendisine sahte bir kişisel tarih yaratmış olur. Oysa iyi bir yazarın ben’i, anlattığı kahramanlarda değil, yazısında gizlidir; yazdıklarının içinde gizli ben’dir. Çıplak gözle görülmez. Yalnızca görülmüş sanılır. Onu, ancak metin okumasını bilenler görür. Edebiyat bilmenin, edebiyat okumanın has okura sağladığı bir ayrıcalıktır bu.
Bu yanılgının yaygınlık kazanmasında yalnızca kötü okur’un değil, kötü yazar’ın da katkısı olmuştur; çünkü onlar, yazdıklarıyla bu yanılgının yaygınlık kazanmasına epeyce katkıda bulunmuş, ben dedikleri yazı kişisiyle kendilerini yıllar yılı bir tutmuşlardır.
Dünya edebiyat tarihi, bu konunun çerçevesinde, tek tek saymakla tüketemeyeceğim geniş bir tartışma halkasına sahiptir. Gustave Flaubert’in “Madam Bovary benim” deyişi bu tartışmaların hatırda tutulan başlıca örneklerinden biridir.
Gerçekliği birebir hayata tekabül eden olaylar bile yazılırken nasıl biçim değiştirir? Nasıl başkalaşır? Boyutlar nasıl genleşerek değişir? Yazıyla uğraşanlar bütün bunları kendi deneyimleriyle yakından bilir elbet. Değil kurmaca bir yapıt, olayların birebir gerçekliğini aktarmak amacıyla bir hatıra defteri bile tutsanız, gene de olaylar ve kişiler sizin tarafınızdan yorumlanarak aktarılmış olur. Sizin ağzınızdan, dilinizden, bakışınızdan yorumlanarak yansıtıldığı için, bir başkasına göre açı farklılığı kazanmıştır. Şu söylediklerim de edebiyatın ve sanatın çok eski bir malzemesidir aslında. Bütün bu eski doğruları yinelerken, olayları ve gerçekleri herkesin kendine göre çarpıtmasından değil, farklı görme ve alımlama biçimlerinden, yansıtma ve aktarma çeşitlerinden söz etmeye çalışıyorum yalnızca ve bunlardan amacım, asla “Gerçek, hiçbir zaman bilinemez” gibi bir önerme’ye ulaşmak değil; sözlerimin, en fazla “Gerçeğin farklı yüzleri olduğuna ve gerçekliğin değişebilir doğasına” ulanması daha doğru olur.
Kaldı ki, yaşantısal malzeme, yapıntısal malzemeye dönüşürken, istemeden de olsa işlem görür, tekniğe uğrar; açı farkı, tutum farkı, ele alış, kavrayış farkı yaratır; görüş açısı, kullanılan ölçüler, malzemenin ele alınış biçimi onu farklılaştırır, değiştirir, yeniden biçimler. Hatta, yazmaya oturan kişinin, yazının içinde yol aldıkça kendi için seçtiği kalkış noktasından bile uzaklaştığı çok görülmüştür. Bu konudaki birçok yazarın deneyimi beni doğrular.
Şu saydıklarım, edebiyatın derin gerçekleri değil, hatta fazla “harcıalem” şeyler; günümüzde bu konuda hâlâ konuşmak, bir şeyler söylemek zorunda kalmayı bile talihsizce buluyorum. Ne yazık ki, bu tür soru(n)larla hâlâ sık karşılaşılıyor. Kurmaca ile gerçeklik, söz ile büyü arasındaki sis hâlâ çözülebilmiş değil bu coğrafyada.
Kendi adıma, hem talihli, hem talihsiz bir durumdayım; Yazdıklarımın yakıcı bir sahicilik taşıması, neredeyse her yazdığımı başımdan geçmiş bir anım haline getirdi kimi okur gözünde. Çeşitli nedenlerle, çeşitli yerlerde okurların bu tür sorularıyla sık sık karşılaşıyorum Yazdıklarıma ilişkin, tek tek örnekleri doğrulayıp yalanlamaktansa, soruları yanıtsız bırakarak, onun yerine bir yaklaşım, bir tutum önermeye çalışıyorum. Edebiyata yarışır bir tutum. Bu çeşit soru ve yaklaşımlara, salt bir dedikodu merakı yüklemiyorum; insanlar, çoğu kez kendi başlarından geçenleri, yaşadıklarını ve duyumsadıklarını bir başkasının bunca iyi ifade etmesi karşısında ikna edici bir açıklama bekliyorlar. Bütün o olup bitenleri sizin de birebir yaşamış olmanız, onların gözünde, bir ölçüde anlaşılır ve kabul edilir kılıyor yazdıklarınızı. “Hayır, hiç böyle bir şey olmadı. Hepsini hayal ettim” gibi bir açıklama karşısındaysa, adaletsiz bir durumda, haksızlığa uğramış, duygularıyla oynanmış hissediyorlar kendilerini. Bütün bunları deneyimlerime dayanarak söylüyorum. Yetenek diye herkese eşit dağıtılmayan bir şeyin varlığını kabul ediyorlar çünkü. Bu adaletsizliği de dünyanın diğer adaletsizliklerinin yanına koymaya razılar. Eğer siz de aynen yaşamışsanız, ifade yeteneğiniz sayesinde onların dillendiremedikleri, adlandıramadıkları, çözümleyemedikleri şeyleri dile dökmeniz karşısında saygı ve hayranlık duyuyorlar ama, hiç yaşamadan, başınızdan geçmeden, yalnızca yeteneğiniz ve hayal gücünüz sayesinde bunları yazabilmiş, böyle şeyleri uydurabilmiş olmanız, onların adalet duygusunu incitiyor. Bu, dünyanın bütün okurları için geçerli olmayabilir, ben, yalnızca tanıdığım okurlardan söz ediyorum.
Konu çok zengin, dallı-budaklı; gerçeklik, sahicilik, kurmaca ve kurgulama dolaylarında katmanlı uzun yolculuklara izin veren bir alan. Başlı başına teorik bir metnin malzemesi olabilecek derinlikte bir içerik taşıyor.
Anlamışsınızdır: Böyle bir kitapta bunlardan söz etmek durumunda kalışımın bu kitabın özeliyle de ilgisi var elbet. Tam da bu noktada, yeniden kendi adıma söz almak istiyorum çünkü:
Bu kitaptaki ben, doğrudan benim. Anlattıklarım bütünüyle yaşamımdan alınmadır. Bende iz bırakan kimi anlar ve anılardan yola çıkarak, yaşadıklarımın yazdıklarıma nasıl sızdığı, üzerine belgeleyici olması amaçlanmış metinlerdir. Hiçbir yalana, süslemeye, değiştirmeye, kurmaca olaya, hayal gücü ürünü olan bir sahneye yer vermedim. Kitaptaki metinler, benim gerçek ve doğru diye bildiklerimdir. Öte yandan, yukarıda söylediklerimin ışığında düşünecek olursanız, yaşantısal malzemeyi, yazıya dönüştürürken gördüğü işlemler nedeniyle uğramış olabileceği farklılaşma sorumluluklarını da yüklenirim. Bunlar hayatımda zaten vardı, ben yalnızca dile getirdim; amaçladığım başarı, bütün bunlardan edebiyat yapabilmekti. Hayatımız, herkesin hayatı gibi orada durur, gerisi hayatımıza nasıl baktığımız, onu nasıl ele aldığımızla ilgili bir bakış sorunu ve bunu ifade etme yeteneğidir olsa olsa… Edebiyatın bir kurgu sanatı olduğunu hiçbir zaman aklımdan çıkarmam. Kurmacanın en büyük yardımcısı olan hayal gücüne ve onun baştan çıkarıcı yalanlarına başvurmaksızın, gerçek hayat malzemesi ve “olmuş olayların” kuşatıcı sınırları içinde kalarak, kullandığım bakış açısı, dil, öyküleme tekniği, olayları dizimleme, kompozisyon kurma ve kurgu yardımıyla, öykü, metin, anlatı ve deneme dillerinin dolaylarında gezinen edebi metinlere dönüştürmeye çalıştım geçmişimden taşıdığım şu birkaç koyu izi… Bu yüzden, yani yazıya geçtikleri için, artık birer gerçek hayat sahnesi olmaktan daha fazla bir anlam taşıdıklarını düşünüyorum.
“Murathan 95”te yer alan, gelecekteki tasarılarımdan söz ettiğim “Ölmeden Önce” başlıklı uzun yazımda, “…Otobiyografik malzeme, çocukluk ve gençlik anılarının yükü, her yazarın sırtındaki ilk yüktür. Ben de ilk romanımla bu yükten kurtulup, bağımsızlığımı kazanmak istedim. Olmadı. Belki hiç olmayacak” diyorum.
Yıllardır yaşamöyküsel bir roman yazmak istedim. Belki bir tür önyargı ama, ilk romanımın yaşamöyküsel bir roman olmasında ısrarcı oldum. Bu romanla birlikte, anılar artık yakamdan düşsün, geçmiş peşimi bıraksın ve ben, hayallerim ve kurmacanın sonsuz oyunlarıyla baş başa kalayım istedim. Öyle olmadı. Olayların gidişine bakılırsa, öyle olacağa da benzemiyor. Artık çok az şeyden eminim hayatta. Emin olmak ve güven duygusuyla ilgili serüvenimiz, deneyimlerimiz sonucu zaman içinde, kazanılmış güven, kaybedilmiş güven diye ikiye ayrılıyor. Kazanılmış güven, daha çok kendimize ilişkin bir iç alan oluştururken, kaybedilmiş güvense ne yazık ki, hayata karşı çok daha geniş bir alanı kapsıyor.
Bu yaşamöyküsel roman için kaç kez başladım, bıraktım, yeniden başladım, notlar aldım, çeşitli dil, üslup ve biçim arayışlarına yöneldim. Hâlâ boşlukta sallanıp duruyor bu uzun sürmüş isteğimle metinler arası gidip geldiğim dalgın serüven. Bakın hâlâ hayatımı yazamadım.
Söz konusu bu roman elimin altında sürünüp durdukça, kendiliğinden ortaya çıkıveren diğer çalışmalar için zaman zaman ister istemez bu “kilere” uğradım ve diğerlerinin malzemesini kotarırken bu kileri epeyce tırtıklamak zorunda kaldım. Bu anlamda, Paranın Cinleri, “Harita Metod Defteri”nin zorunlu kardeşidir. İçin için bu romana hazırlanırken, kendiliğinden ortaya çıkmış bir kitaptır. Kim bilir, belki de, “Harita Metod Defteri” için, bir çeşit önmetinlerdir.

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


