BABA…BU VAPUR BİZİM OLSUN MU?
Bu yazı sana…
Özlemle hatırladığım mutlu anılarımıza ithaf…
İstanbul demek, sen demek ve beraberinde vapur demekti… Bizim için her yaşta heyecandı, özeldi, mutluluk sebebiydi.
Bu şehirden uzak olduğumuz zamanlarda güzel hatıralar olarak gülümsetti vapur seyahatlerimiz bizi, baba-kız hep gülüştük hatırlarken, tekrar tekrar anlatırken.
Dün gibi hatırlıyorum… Bir gün Ankara’da her zaman torununa kitap dergi getiren ellerinde bu kez bana bir dergi vardı. Açmadan getirmiştin poşetini. Ben otuzlu yaşlarımın sonlarında. Anlamamıştım önce, bu dergiyi neden okumam gerektiğini. Sevindim de ne yalan söyleyeyim bana dergi getirmene. Sonra poşetini sıyırıp da kapağını dikkatlice okuyup, başımı kaldırıp sana baktığımda göz kırpışını gördüm. Biliyordun ne kadar mutlu olacağımı. Oldum da, iki küçük çocuk gibi karıştırdık sayfaları seninle ve içinden çıkan kocaman posteri heyecanla masanın üzerine yayarak düzelttik. İstanbul’un eski şehir hatları vapurlarından bir tanesi. Nasıl güzeldi, zarif bir kuğu gibi. En ince ayrıntısına kadar inceledik seninle. Çerçevelettirme hayalleri kurarken havaya kaldırdığımda posteri, şaşırararak arkasına bakmamı söyledin. Arkasında bir vapur daha. İkisi de birbirinden güzeller, seçim yapamadık, çözümü hemen gidip aynı dergiden bir daha almakta ve her ikisini de çerçevelettirmekte bulduk.
Gördüğüm her vapura bizimle ilgili diye baktım ben. Hatta her yaşta… Vapurdayken, yanımdan geçen diğer vapuru da hayranlıkla seyredip, o vapurda da olmak istedim. İstanbul’un şehir hatları vapuruyla gidilen her bir semtini daha fazla sevdim.

Yanyana olamadığımız zamanlarda fotoğraflarını çekip, yanına geldiğimde ilk iş sana gösterdim, aramızda o özel anları böyle devam ettirdim… Sonra telefonlarımız fotoğraf da çekmeye başlayınca, gördüğüm her vapurun fotoğrafını, çektiğim anda gönderdim sana…
Genellikle hep aynı şeyi söyledin “şimdi İstanbul’da olmak vardı… Tadını çıkar kızım, ikimiz için de”
Hep sevdin sen, hep özledin İstanbulu da vapurları da. ” Nerede, ne zaman gördüysem vapuru beraber gülümseyelim istedim. Hep merak edip, okudum onlarla ilgili hikayeleri, yazıları…
Bak bir de ne hatırladım… Aramıştın Ankara’dan beni, İstanbul’da yaşamaya başladığım zamanlardı. “Yeni vapurlar için halk oylaması yapıyorlar, Bak bakalım hangisini seçeceksin, sen de ver oyunu” demiştin. Sonra da tekrar aradın, hangisini beğendiğimi merak etmiştin. “Beğenmedim hiçbirini, gözümüzün alışık olduğu güzellikte değiller, eskilerin yerini tutamazlar, hiçbirine oy vermeyeceğim” demiştim. Sen de beğenmemiştin zaten. Şeçtiler sonra birini, alışmadı gözlerim hiç onlara. Her geçen gün biraz daha çoğalarak eskilerin yerini aldılar yavaştan.
Neler öğrenmiştim senden..
1 kısa düdük çalınışı “sancaktan yaklaşıyorum”
2 kısa “iskeleden”
3 kısa “tam yol geri geliyorum”
1 uzun, 1 kısa ve ara sonra bir daha “denize adam düştü” demek olduğunu… En çok da buna güler ve düşünürdüm, denize düşmek…
Mesela dünyanın ilk arabalı vapurunun İstanbul’da seyrettiğini yine senden öğrenmiştim, eskiden yan yana geçerken kaptanların kıdemlerine göre düdük çalarak selamlaştıklarını…
Ben de araştırmaya devam ettim yıllar içinde, şimdi bilgiye ulaşmak daha kolay galiba ama senden öğrendiklerim hiç unutulmuyor. Hoşuma giden bir kaç bilgi var vapurlarla ilgili.
Burada Şehir Hatları Vapurları’nın tarihçesini yazmayacağım tabi, isteyen herkes bunu hemen bulabilir. Başka küçük bilgiler bulmuştum, kimini not almış, kimini de aklımda tutmuştum.
Evet…
Boğazda İstanbul halkı ilk vapuru 1828 yılında görüyor.
Dünyanın ilk arabalı vapuru 1871 yılında İstanbul Boğazında yüzmüş mesela. Üsküdar-Kabataş arasında çalışan Suhulet(kolaylık) tam 87 yıl görevde kalmış. Hatta Çanakkale Savaşına katılan Suhulet, savaş sonrası “Gazi” ünvanını almış. Şirket-i Hayriye 1911’de Tarablusgarp, 1912’de Balkan Savaşı, 1914’den itibaren de 1. Dünya Savaşı yıllarında vapurları ordunun emrine vermiş. 10 adet şehit ve birçok da gazi vapurumuz olmuş o yıllarda.
Vapur gibi İstanbul’un simgelerinden biri de martı biliyoruz bunu. Vapurun beyaz, sarı, siyah renginin de martılardan esinlenerek boyandığı söyleniyor.
Eskiden vapurlarda birinci ve ikinci mevkiler bulunuyormuş şarkılarda da duyarız zaten, bugün kartımızı okutarak yada jeton atarak girdiğimiz vapurlarda o zamanlar biletçiler mevki kontrolü yapıyorlarmış.
Eskiden iskeleler yokmuş boğazda, yolcular sağlam bulunan bir yalının rıhtımına bırakılırmış. Şimdinin olmazsa olmazı bu iskeleler. Hatta hiç birimiz şehir hatları vapurundan bir yalının iskelesinde indiğimizi hayal bile edemeyiz. Yalı olmayan yerlerde, biraz açıkta demir atılır ve yolcuların vapurdan kıyıya gidiş-gelişleri kayık ile sağlanırmış.
İstanbullular, boğazda ilk gördükleri vapurlara “buğ” ismini vermişler, çünkü Tersane-i Amire tarafından alınarak, daha sonra Osmanlı Donanması’na dahil edilen bu vapurlar o zamanlar buhar ile çalışırmış yani “buğ” buhardan geliyor.
Vapurlarda, en tepesinde ayyıldız bulunan çapraz duran çift çapalı simge de “iki kıta” yı işaret etmekteymiş.İki kıtayı buluşturan vapur…
Hani seninle konuştuğumuz o halk oylaması var ya 2009 yılında yapılmış. Ne çabuk geçiyor yıllar. “Haydi İstanbul Vapurunu Seç” ismini vermişler bu oylamaya ve 8 model içerisinden seçim yapmamız istenmiş ve 4 numaralı model seçilmiş.
Sonra bir gün 3 tane yolcu gemisi geldi Şehir Hatlarına. Bunlar daha da başkaydı. Onlara kimse vapur diyemedi ama bunlardan ikisine eski vapur isimleri verildi. “Göksu” ve “Küçüksu” . Bir gazetenin yaptığı ankete katılan okurların %79u da beğenmedikleri belirttiler sonraları.
Eskiye bağlılık, yeniye kapalı olmak değil bu, İstanbul’un tarihi dokusuna hiç uymadı ki bu gemiler. Bu şehrin bir hafızası var her şehir gibi, simgeleri var. Saygı göstermek korumak gerekmez mi?

Neyse devam…
Vükela ve Şükela tipi vapurlar varmış bir de. 20. Yüzyılın başlarında, Boğaziçi’nde ikamet eden millet vekillerine tahsis edilen vapurlara “vükela” yani “vekiller”, ilki 1976’da yaptırılan orta boy vapurlara da Şüheda yani “şehitler” denmiş, ki bunlar da genellikle semt isimleriyle adlandırılmış. Sarayburnu, Moda, Caddebostan, Kalamış… “Paşabahçe” vapuruyla başlayan, 3 katlı vapurlar ve daha sonra inşa edilen “köy” tipi daha düşük kapasiteli vapurlar. Ortaköy, Vaniköy, Hasköy, Yeniköy, Çengelköy, Beylerbeyi…
Vapur isimleri herkesin ilgisini çeker mi bilmiyorum, Barış Manço isimli vapuru gördüğümde çok heyecanlandım hep. Emektar Karadenizli kaptan “Emin Kul”, Prof. Dr. Aykut Barka, Mehmet Akif Ersoy, Bandırma vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Durusu, Fahri Korutürk ve daha niceleri. Boğazda süzülürken tüm İstanbul’a kendi isimlerinin konduğu bu vapurlarda hayat bularak, hep el salladılar hayalimde.
Dolmabahçe, Fenerbahçe ve bir de Paşabahçe… Boğazın efsaneleri. Hem zarif, hem hızlı…
Bu üç “bahçe” tipi gemiden, önce Dolmabahçe hurdaya ayrıldı. Fenerbahçe vapurunun şansı Rahmi Koç oldu. İçi yeniden yapılmış haliyle Rahmi Koç müzesinde ziyaretçilerini ağırlıyor.
Paşabahçe…. Onun yeri birçok vapur sevdalısı gibi bende de ayrı. Boğazın en güzel kızı o…
İkinci Dünya Savaşı bitmeden kızağa konuluyor ancak yapımı aşamasında savaş sona eriyor. Ne yapacağını düşünen İtalyanlar, Türklerden gelen siparişle mutlu oluyor ve bir gecede Şehir Hatları vapuruna çevirerek gönderiyorlar onu bize. Diğer gemiler gibi romorkörlerle değil, Akdeniz, Ege ve Marmara’dan yüzerek, kendi makineleriyle yol katederek İstanbul’a giriş yapıyor. Kendine has bir güzelliği ve zerafeti var bu vapurun. Bir çok farklı hatta görev yapıyor. 2010-2019 yılları arasında Beykoz’da bazen boş, bazen düğün salonu olarak bekliyor. Bir ara batırılarak dalış turizminde kullanılması planlanan vapurun, 2019 yılında alınan kararla 2022 yılında tekrar şehir hatlarına kazandırılması planlanıyor. O zamanında boğazın en hızlı gemisi. Şimdi Haliç Tersanesinde boğazın serin sularında süzüleceği günü bekliyor.
Adalara kalkan 18:30 vapuru, Kadıköy’e uğramadan direkt gitmesi ve saati nedeniyle Ada ahalisi tarafından “Patron Vapuru” olarak adlandırılıyor. Burgaz Ada’da geçirdiğim iki yazda bunu canlı olarak yaşadım. Heyecanla işlerini, bahçe sohbet yada keyiflerini tamamlayan kadınların eşlerini, çocukların babalarını karşılamak bahanesiyle indikleri iskelede o saatte vapurun gelişi takip edilir, yolcular karşılanır, vapur iskeleden ayrıldığında da akşam vakti curcuna yaşanır, cafeler, lokantalar dolar taşardı.
Yandan çarklı “Ada Vapuru”na bizler yetişemesek de, hepimizin dilinden Sezen Aksu’nun “Ada Vapuru yandan çarklı” şarkısı geçmiştir. Karı-koca yandan çarklıları öğrendiğimde çok hoşuma gitmişti. Yazmadan geçemeyeceğim. Boş yere insana benzetmiyorum ben de vapurları diye düşünmüştüm. 37 baca numaralı “İhsan” ile 38 baca numaralı “Şükran”. İngiltere’de beraber inşa ediliyor ve bir süre beraberce boğazda seyrediyorlar. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Donanma’nın emrine verilmeleriyle, boğazdan çekiliyorlar.
************************************************************
Beşiktaş’da oturdukları zamanlar. Küçük kız babasının elini tutmuş en sevdikleri kaçamağı yapıyorlar yine…Serencebey yokuşunun tepesindeki evden aşağıya indiklerinde Beşiktaş Vapur İskelesi. Alışverişe eşi ve kızını gönderen anne beklesin dursun gelecekler diye… Vapurdaki büfeden babasının aldığı “çekmeceli çikolata”nın kağıdını sıyırıp önce babasının ağzına atıyor küçük kız, sonra kendi ağzına bir tane, geri kalanını da hoop paltosunun cebine… Yolun çok uzun olmasını dileyerek, babasına bin tane soru soruyor. İlk soru hep aynı…
“Baba… bu vapur bizim olsun mu?
“o vapurun adı ne?”
“ona da binecek miyiz”
“bu vapur nereye gidiyor”
“peki ya şu”
“Kız Kulesini kim yaptı?”
“İçinde kız var mı”
“Bu vapurda da bayrak var mı”
“Bu vapur martılardan hızlı mı”
“yarışsalar kim geçer”
“peki vapur arabadan hızlı mı”
“ya uçaktan”
“Neden düdük çaldı?”
“Deniz neden mavi”
“iniyor muyuz, tekrar binecek miyiz”
“kaptan nerede”
“kaptanlar hep yaşlı mı olur”
“kaptan olabilir miyim büyüyünce”
ve sonunda yine bir ümitle tekrar…
“BU VAPUR BİZİM OLSUN MU?”

Seninle en son vapura binişimi hatırlıyorum. Nasıl keyifliydik, bir de vapur denizde süzülüp giderken, Kuleli civarında, dolu gözlerinle okuluna ve muhtemelen hatıralarına baktığın dakikalar, eskimeyecek bir fotoğraf aklımda. Okul arkadaşlarınla Kuleli ve Onuncu Yıl Marşlarını söylemiştiniz coşkuyla. Sonra… sonra yok. Bu gün iki yıl oldu sen gideli, sen gittikten sonra da binmedim uzun süre vapura, uzaktan baktım sadece. Barbaros’tan aşağı inerken denizde kaç vapur var diye saydım. Buruk da olsa içim Beşiktaş’ta vapurların, peşinde martılarla iskeleden ayrılışını defalarca seyrettim. Ama binmedim. Binemedim…
Sonra bir gün karar verip de tekrar bindiğimde aklımda sen, içimde huzur ve bir küçük çocuk mutluluğu… İstanbul’u seyrettim. Kız Kulesi’ne, peşimiz sıra gelen martılara selam verip, şükrettiğim sevgini ve çocukluğumu içime tekrar dolu dolu çektim.
Şanslı bir çocuk oldum ben “babası sen olan” çok şanslı bir çocuk ve sonra yetişkin. Şunu biliyorum ki canım babam, bu akıl bu başta oldukça, hafızam yerinde oldukça, bu şehirde olsam da olmasam da, gözlerimde boğazı ve vapurları görecek güç oldukça, hep seni anıp, onları her daim seninle paylaşacağım içimden.
Ve biliyorum bu şehir, bu boğaz hep bizim olacak, vapurlar hep bizim kalacak.
Sonsuz sevgi ve özlemle…

Hep yazdım, kendimce…
Bazen kısacık cümleler, bazen uzun sayfalar…
Küçük sözleri, duyguları, durumları bir cümleyle,
Ki benim için anlamları büyük diye…
Söz uçar da yazı kalır diye…
Sevdiklerime yazdım unutmasınlar diye,
Kendime not, geleceğe mesaj, hatırlatma, uyarı…
Hatırlayayım diye
Benden bir iki cümle kalsın diye.
Masal okul sırasında yazılıp silinen cümlelerle başlamış
Bilememişim…
“Sende bir sürü şiir vardır, göndersene…” cümlesiyle devam etmiş…
Ruhumun martıları o gün uçmuş işte mavilere…
Şimdi de bazen şiir, bazen yazıyla devam ediyor bu yolculuk,
Kendi halinde…
Açık, koyu, soluk, canlı…
Ama mavice…


