Çobanlıktan Depo Vardiyasına

Auckland’da zaman gerçekten garip işliyor. Koyun çobanlığı macerasını geride bırakıp şehir merkezine biraz daha yakın bir depoda iş bulduğumda, “Tamam Emre, artık endüstri mühendisliği diplomanın hakkını verme zamanı geldi” diye düşünmüştüm. Sonuçta depolama, lojistik, süreç optimizasyonu… Bunlar bizim okulda dört yıl boyunca sınavlarında ter döktüğümüz, sabahlara kadar vaka analizleri çözdüğümüz temel konulardı.
Ama tabii ki teorideki “beş disiplinli stok yönetim modelleri” ile elinde barkod okuyucuyla sabahın altısında yüzlerce kutunun arasında koşturmak aynı şey değilmiş.
Depodaki ilk haftamda, rafların dizilimindeki mantıksızlığı görüp vardiya amirimiz Mike’a yaklaştım. Muğla sıcağında yetişmiş özgüvenli bir mühendis edasıyla, “Mike, bak bu sık satılan ürünleri giriş kapısına daha yakın bir koridora alırsak yürüme mesafesini %18 azaltabiliriz” dedim. Mike yüzüme şöyle bir baktı, elindeki kahve kupasından derin bir yudum aldı ve “Emre, koyunları saymayı bitirdin şimdi sıra kutulara mı geldi? Kahveni iç, kutunu taşı” dedi.
İşte o an Yeni Zelanda’da öğrenmem gereken en önemli derslerden birini bir kez daha hatırladım: Bazen hayatı ve süreçleri çok fazla optimize etmeye çalışmamak gerekiyor. Bırak kutu biraz uzakta dursun, yürürken kulaklığında çalan şarkının tadını çıkar.
Zaten buradaki yaşam temposu Türkiye’dekine hiç benzemiyor. Bizde bir iş yapılacaksa her şey anında, dünün aciliyetiyle çözülmeye çalışılır. Burada ise her şey adeta ağır çekimde ilerliyor. İlk zamanlar bu durum beni çıldırtıyordu; bir belgenin onaylanması ya da basit bir işin tamamlanması günleri bulunca kollarımı sıvayıp dâhil olmak istiyordum. Ancak zamanla anladım ki bu yavaşlık bir disiplinsizlik değil, aksine insanların kendi yaşam alanlarına ve zihinsel dinginliklerine duydukları saygıdan kaynaklanıyor. Kimse mesai bittikten sonra işle ilgili tek bir cümle dahi kurmak istemiyor.
Geçen gün depodaki yorucu mesai bittikten sonra üzerimdeki tozlu kıyafetleri değiştirip doğrudan liman kenarına yürüyüşe çıktım. Okyanustan esen o sert ama temiz hava insana acayip bir iç ferahlığı veriyor. Yanımdan geçen insanlara bakıyorum; bir yanda gökdelenlerden çıkan takım elbiseli kurumsal çalışanlar, diğer yanda gün boyu fiziki çalışan benim gibi göçmenler… Ama günün sonunda herkes aynı çimlerin üzerine oturup hiçbir sınıfsal ayrım gözetmeden gün batımını izliyor. Muğla’da sahil kenarında çay içerken hissettiğim o “acelesizlik” duygusu, dünyanın tam öbür ucunda, Auckland Harbor’da yeniden karşıma çıkıyor.
Buraya geleli 8 ay oldu ama hâlâ her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bazen çobanlık yaparken, bazen depoda ağır bir paleti kaldırırken, bazen de bir hafta sonu doğa yürüyüşünde tanıştığım Maori bir amcanın hikâyesini dinlerken…
İşin özü; diplomayı, unvanları ya da gelemeyen gelecek kaygılarını bir kenara bırakıp sadece “anın içinde kalmaya” odaklandığında, bu yeni dünya sana kapılarını çok daha cömertçe açıyor.
Bir sonraki yazıda, Auckland’ın o meşhur kahve kültürünü ve belki de farklı bir iş tecrübesini anlatırım.
Şimdiden keyifli okumalar, Muğla’ya ve memlekete kucak dolusu selamlar!





Yeni iş deneyiminiz hayırlı olsun Emre Bey. Yurtdışındaki deneyimleriniz ilgilenenlere rehber olacak nitelikte.
Akademik bir birikimi tamamen farklı bir coğrafyanın yavaş temposuna uyarlamaya çalışırken, insanın kendi içsel dengesini ve unvanlarını bir kenara bırakabilmesi kariyer yolculuğunu nasıl dönüştürür?
Emre Yılmaz, Auckland’daki depo deneyimi üzerinden teorik bilgi ile saha gerçekliği arasındaki mesafeyi samimi bir dille ele alıyor. Metin, endüstri mühendisliği geçmişiyle yapılan optimizasyon girişimlerinin yerel dinamikler karşısındaki çaresizliğini mizahi bir tonla aktarırken iki farklı kültürün çalışma temposunu başarıyla karşılaştırıyor. Yazarın Türkiye’deki aceleci alışkanlıklar ile Yeni Zelanda’daki yavaş yaşam kültürü arasında kurduğu bağ, yazıya akıcı ve düşündürücü bir derinlik kazandırıyor.