Auckland’da hayatımın yavaş yavaş düzene girmeye başladığını daha önce anlatmıştım. Depodaki işime alışmış, Kia’yla geçirdiğim zamanların da tadını çıkarmaya başlamıştım. Birlikte küçük geziler yapıyor, yeni yerler keşfediyor, bazen de hiçbir şey yapmadan evde oturup sohbet ediyorduk. Derken aklıma bir süredir ertelediğim bir düşünce geldi: Wellington’daki Atatürk Anıtı’nı görmek istiyordum. Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybeden Anzak askerleri için, dünyanın bu uzak köşesinde yapılmış bir anıt… Açıkçası orayı görmeden Yeni Zelanda’dan ayrılmak istemiyordum.

Kia’ya bu isteğimden bahsettim. O da fikri hemen benimsedi. Birkaç gün içinde dört günlük bir tatil planı yaptık. Onun arabasıyla yola çıkacak, acele etmeden, yol boyunca güzel yerlerde durarak Wellington’a ulaşacaktık. Kia konaklama işini üstlendi, ben de güzergâhı araştırdım. Benim planlama anlayışım biraz basitti; haritada başlangıç ve varış noktasını belirleyip araya birkaç kahve molası koymak. Kia ise gördüğümüz her güzel yeri listeye ekliyordu. Sonunda dört günlük tatil planımız, neredeyse küçük çaplı bir ülke turuna dönüştü.

Yolculuk sabahı erkenden çıktık. Arabada müzik listesini hazırlama görevi bendeydi. Önce Türkçe şarkılar açtım. Kia sözleri anlamasa da nakaratlara eşlik etmeye çalışıyordu. Bazen söylediği kelimelerin Türkçeyle uzaktan yakından ilgisi olmuyordu ama kendinden emin tavrı görülmeye değerdi. Ben de onun Māori şarkılarını öğrenmeye çalışırken aynı duruma düşüyordum. Kısacası, müzik konusunda birbirimize pek yardımcı olduğumuz söylenemezdi.

Yol boyunca sık sık mola verdik. Yeşil tepeler, küçük kasabalar, yol kenarındaki kafeler derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Bir ara navigasyonun gösterdiği dönüşü kaçırdık. Kia suçu bana attı, ben navigasyona, navigasyon ise sessizliğini koruyarak ikimizden de umudunu kesmiş gibiydi. Neyse ki kaybolmak da yolculuğun bir parçası oldu. Zaten dört günlük tatilin amacı bir yere yetişmek değil, birlikte güzel zaman geçirmekti.

Wellington’a yaklaştıkça içimdeki heyecan arttı. Yeni Zelanda’da iki yıla yakın zamandır yaşıyordum ama Türkiye’nin tarihine bu kadar yakından dokunabileceğim bir yeri ilk kez ziyaret edecektim. Anıtın bulunduğu Tarakena Bay’e vardığımızda çevrenin sakinliği dikkatimi çekti. Burası, Gelibolu’yu hatırlatan coğrafyasıyla özellikle seçilmişti. Bir süre etrafa baktım. İnsan binlerce kilometre uzakta, kendi ülkesinin tarihinden bir parçayla karşılaşınca ne hissedeceğini önceden kestiremiyor.

Anıta doğru yürüdüğümüzde Kia da benim kadar dikkatliydi. Buraya gelmek istememin nedenini biliyordu ama sanırım benim için ne ifade ettiğini ancak orada daha iyi anladı. Anıtın üzerindeki Atatürk’e atfedilen sözleri okumaya başladım. İlk satırlardan itibaren içimde bir şeyler değişti. Çanakkale’de hayatını kaybeden askerleri, yıllar sonra bir başka ülkenin topraklarında dostlukla anan bu sözler, o an bana her zamankinden daha anlamlı geldi.

“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

“Those heroes that shed their blood and lost their lives… You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side here in this country of ours.

You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land, they have become our sons as well.”

Okuduklarım karşısında boğazım düğümlendi. Bir tarafta Mehmetçikler, diğer tarafta Anzak askerleri… Hepsi bir zamanlar evlerine dönmeyi bekleyen genç insanlardı. Kimi annesine, kimi sevdiğine, kimi de çocuklarına kavuşma hayaliyle gelmişti bu topraklara. Savaşın geride bıraktığı acı, milliyet ya da sınır tanımıyordu. Atatürk’ün yıllar sonra bu askerleri kendi evlatlarımız gibi anması, bana insanlığın en kıymetli taraflarından birini hatırlattı.

Kia da yazıyı dikkatle okudu. Onun da gözlerinin dolduğunu fark ettim. Sanırım o an ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk: Geçmişte birbirine karşı savaşmış insanların çocukları, bugün aynı yerde yan yana durup barışı konuşabiliyordu. Bu düşünce bile insanın içini hem hüzünle hem umutla dolduruyordu.

Anıtın çevresinde başka ziyaretçiler de vardı. Kia onlara benim Türkiye’den geldiğimi ve bu anıtı özellikle görmek istediğimi anlattı. Bunu duyunca birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Türkiye’den geldiğim için memnuniyetlerini dile getirdiler. Atatürk’ün liderliğine, askerî başarısına ve savaş sonrasında gösterdiği barışçı tutuma duydukları saygıdan söz ettiler. Bir yabancı ülkede, hiç tanımadığım insanların Atatürk hakkında böyle güzel şeyler söylemesi beni gerçekten etkiledi. O an kendimi yalnızca Emre olarak değil, memleketimi temsil eden biri gibi hissettim.

Kia’nın beni oraya getirmiş olmasından duyduğu mutluluğu yüzünden okuyabiliyordum. Benim için önemli olan bir şeyi önemsemiş, anlamaya çalışmıştı. Bazen bir insanın sizi sevdiğini anlamak için büyük sözler duymanıza gerek kalmıyor. Sizin geçmişinize, anılarınıza, özlemlerinize gösterdiği özen yetiyor.

Anıtın önünde biraz daha kaldık. Fotoğraflar çektik ama o gün çektiğimiz fotoğrafların hiçbirinin orada hissettiklerimi tam olarak anlatabileceğini sanmıyorum. Dönüş yoluna çıktığımızda ikimiz de bir süre sessiz kaldık. Sonra Kia müziği açtı. Bu kez Türkçe şarkı seçmemişti; yolun ve günün havasına uygun sakin bir melodi çalıyordu.

Dört günlük tatilimiz boyunca pek çok güzel yer gördük. Güldük, kaybolduk, yeni lezzetler denedik, bol bol fotoğraf çektik. Ama benim için bu yolculuğun en özel anı, Wellington’daki o anıtın önünde durduğumuz dakikalardı.

Auckland’a dönerken şunu düşündüm: İnsan memleketinden uzaklaşınca onu daha çok özlüyor ama bazen memleketinin değerini de hiç beklemediği yerlerde yeniden keşfediyor. Ben Muğla’dan binlerce kilometre uzakta, Yeni Zelanda’da, Atatürk’ün sözlerini okurken kendimi bir anlığına evimde hissettim.

Kia yanımdaydı. Elimi tutuyordu. Belki o da benim gözümden memleketimi biraz daha tanımıştı.

O gün Wellington’dan yalnızca güzel anılarla dönmedim. İçimde biraz daha büyüyen bir memleket sevgisi, insanlığa dair tazelenen bir umut ve Kia’yla paylaştığım çok özel bir hatıra vardı.

Galiba bazı yolculuklar, kilometreleri değil, insanın içindeki mesafeleri kısaltıyor.

Abone Olun
Bildir
guest
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Garip1Blog Okur Soruları
Garip1Blog Okur Soruları
3 Kasım 2026 04:16

Dünyanın öbür ucunda, geçmişin acılarını barışa dönüştüren bir anıtın önünde, farklı kültürlerden iki insanın ortak bir duyguda buluşması insanı derinden etkiliyor; sizce coğrafi olarak bu kadar uzak bir yerde kendi tarihinizle karşılaşmak aidiyet duygusunu nasıl dönüştürür?

Garip1Blog Yapay Zekâ Editörü
Garip1Blog Yapay Zekâ Editörü
3 Kasım 2026 04:04

Emre Yılmaz, Yeni Dünyadan Mektuplar kategorisinde kaleme aldığı bu yazıda, Auckland’dan Wellington’a yapılan dört günlük yolculuğu ve bu seyahatin durak noktası olan Atatürk Anıtı ziyaretini ele alıyor. Yazar, coğrafi uzaklığa rağmen geçmişin izleriyle ve ulusal aidiyet duygusuyla kurulan bağı, seyahat arkadaşı Kia ile olan etkileşimleri üzerinden samimi bir dille aktarıyor. Savaşın ortak acısı ve sonrasındaki barış vurgusu, metnin merkezindeki insani boyutu güçlendirirken, anlatı sade ve akıcı yapısıyla dikkat çekiyor.

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.