DELİ ÇAĞ
Gençliğin yerinde duramayan ve de yerinde durmayıp, hızla akıp giden o toy güzelliği…. deli çağ…. bunun biraz ötesinde; orta yaşını geçmiş, gençlikten çıkmamaya direnen olgunluk çağı…
Gençliğin mevsimi bahar… yaklaşmakta olan yazın habercisi… Güneşin kavurduğu, kimi yanık, kimi bronz yıllara doğru…
Gençlik uzun koşusu hayatın… yarışın başladığı nokta, gücün sonsuz olduğu…
Acelesi olan, sırları çözmek için delice bir heyecan duyan, gizemlere meraklı…
Işığından faydalanmak isteyenlere dağıttığı lütuflardan haberi olmadan, havalı havalı…
herşeyin derinliğini ölçmek isteyen merakları, yüzeyselliğin düşmanı…
ve de yeni palazlanan gösterişli kızgınlıkları, cömert sesleri ile herşey yenidir bu çağ’da… duygu olarak da kelime olarak da…
Büyüklerin korumacı dünyasından hızla kaçıp kurtulmak istemek, kendi imparatorluğunu kurmak…
Artık ana baba güdümünden kurtulmak istemenin huzursuz huzuru…
Kendi kalelerini kurmanın büyüsü…
Gençlik çağı,
diğer evlere özenmek gibi…
ve ergenlik,
başka yere taşınmak kadar yeni, huzursuz, tanımadık, keşiflere açık… odalarda kaybolmak gibi…
Bir tarafta herşeyi ilk defa kendisi keşfetmiş gibi yaşayan bir gençlik, diğer tarafta artık acıları, mutlulukları bizzat deneyimlerle anlamış bir orta yaş grubu…
Onlar herşeyin bir vakti olduğunu bilmiyor. Biz biliyoruz. Haksızlık bu. Yine de anlamamayı tercih etmeleri daha dürüstçe.
Eksiklikleri yüzünden kendilerine acıyacak değiller. Bilakis cesurlar… Ne güzeller…
Kendilerini arzın merkezi sanıyorlar. Doğru sanıyorlar aslında, çünkü arzın merkezi onlar…
Herşey bizim etrafımızda dönüyor sanırdık biz de. Şimdi gençlere bakıyorum. Davranışları, duyguları, istekleri, kavgaları bize ne kadar saçma geliyor. Ama biz de öyleydik, biz de saçmalıyorduk. Çünkü gençlik demek “saçmalamak” demek biraz da. Saçmalamak ve de kendini bir şey sanmak. Büyüyecekler, zamanla kendini bir şey sanmamayı öğrenecekler.
İnsanlar ilk önce basit cümlelerle anlaşmaya çalışır. Gençliğin o abartılı zamanlarında ise daha süslü konuşmalar, süslü yazmalar ve okumalar… Sonra insan yeniden başa döner, sadeliğe… Yuvaya dönüş kadar huzurlu, dingin, oturmuş, efil efil ince bir rüzgâr eşliğinde…
Öğrenecekler… Önce yön bulma konusunda bocalayacaklar… Saçağın hangi ucundan girecekleri kararı, hayat çizgisini belirleyecek…. yanılacaklar ya da tutturacaklar… Ama yılmayacaklar, kanları deli deli akacak, önüne bent çektirmeyecekler…
Kendini merkez sanan bu güruh… herşeye kafa tutuyor, baharda kanına yürüyen çiçeklere böceklere bile…
Onlara bakıyorum ve kendime dönüp “hatırlıyor musun?” diyorum.
Hatırlamak… Hani bazı kareler vardır, zaman zaman çağrışımlarla yoluna çıkar. Kimi kareye gülümsersin, kimi kareye hüzünlenirsin… ne basit gelir herşey, ne çok büyütmüşüm dersin, birçok şeyi beğenmezsin…
Yani işte… Herşey geçici, herşeyin bir vakti zamanı var. Her çağ kendi gereklerini yerine getirir…
Genç onlar, deli deliler… ne güzeller…
Dünyaya başkaldırma hali…
Gençliğimizin özeti…
Derin filozoflar gibi yollara düştüğümüz, farkındalık yüklü, kaygısız, güle oynaya, samimi, bastığı yerde güller fışkırtan gücümüzle…
Gençken bilinmez birçok şey… Ama o zamanlar öyle gelmez. Herşeyi sadece onlar biliyor gibiler. Dönüp kendime soruyorum “hatırlıyor musun?”…
Anlıyor muyum? Anlamaya çalışıyorum.
Onlar anlıyor mu? Hayır!
Onlara bakıyorum ve kafa sallıyorum sadece… yol göstermek istiyorum, anlatmak ve anlaşmak…
Gençlerimize yol göstereceğiz diye herşeyi anlatmak zorunda değiliz oysa. Gençliğin güzelliğini ve toyluğunu, bu kadar ağır ve ağdalı hayat felsefeleriyle bozmanın da bir anlamı yok ki. Zaten anlamayacaklar.
Bütün olasılıklar elimizde deneyimlenmiş… bundan sabırsızlığımız. Bizim yıllar içinde geldiğimiz yere bir anda mı gelsinler istiyoruz.
Etik değil, doğru değil bu…
Trenle yola çıkmak, yol boyu tarlalar, çiçekler, ağaçlar, binalar görmek varken…
uçağa binsinler, hayal gibi bulutların arasından geçip çabucak hedefe varsınlar istiyoruz. Hiçbir yol anısı biriktirmeden.
İnternette oynadıkları oyunlar gibi çarçabuk hedefe varsınlar istiyoruz. Haksızlık bu…
Yol uzun oysa…
Hayatın ardı sıra yarıştırdığımız bu masum çocuklar… anlatsak da dinlemeyecekler, dinleseler de anlamayacaklar…
Yaşlı birine gençliğin katacağı çok şey olabilir ama genç birine yaşlılığın çok şey katacağına inanmıyorum ben. Gençler yaşlıların söylediklerini, sadece o gün geldiğinde anlayacaklar…
“bir gün anlayacaklar”
Anlamak… vakti gelmeden hiçbir anlam ifade etmeyecek…
Gençlerle konuşurken üst perdeden dikkate ihtiyaç var. Öyle bilgi verir gibi değil, heyecan verir gibi olmalı.
Bazılarımız unutmuş olabiliriz,
Gençliğin o kırılgan, alıngan, saldırgan, içe dönüklükle karışık dışa açılım yılları olduğunu…
Çocuklar büyür, büyükler de büyür bu arada
Hataların okulu gençler için kurulur daha çok
Bu okulun en iyi öğretmenleri olmak bize düşer…
Gençken en çok “ben hiç ağlamam” sözü baskın çıkar, “ben hiç ağlamam” kahramanlığı bir tek kendini etkiler aslında. Karşıdakinin umurunda bile değildir.
Büyürken, yani orta yaş ve sonrası içinse durum tamamen tersi olur. Harbi sözlü olma yarışı başlar, dersin ki; “beni herşey ağlatabilir”. İkisi de gösteriş yapmaktan başka bir şey değil. İnsanın hayatı gösteriş’ten ibaret zaten… Halbuki ne diyor Mevlana “Ne söylersen söyle, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır”. Bu söz şimdi eskimiş gibi gözükse de benim gençlik odamın kapısında asılıydı kocaman bir keşif gibi…
Gösteriş işte.
Gösteriş ve gösteri…
Bir gencin bütün hikayesi bu… tıpkı çiçekler gibi gösteri ve gösteriş peşindeler… Seviyorum ben bu ukala şeyleri…
Onların hayatı podyumda yürümek gibi yani…
Gösteri yürüyüşü gibi…
Gösteriyi ve gösterişi sevmeyen genç mi olur?
Korkmaya gerek yok…
suyu hârelendiren kahkalarını susturmaya gerek yok…
Durur elbet,
herşey durulur, karlar boranlar fırtınalar diner, gösteri biter bahar da geçer, yaz da gelir…
büyür elbet…
“Gençlik çok güzel bir şey ama, gençlerin elinde heba oluyor” diyorlar…
Ama gençlik onların elinde… Olması gereken yerde…

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


