İnsan yaşadıklarını mı hatırlar, yoksa hatırladıklarına inanarak mı yaşar?

Yıllar önce yaşadığınız bir olayı, aradan onca zaman geçmesine rağmen dün gibi hatırladığınız olmuştur. Nerede olduğunuzu, yanınızda kimlerin bulunduğunu, neler konuşulduğunu, hatta o gün ne hissettiğinizi bile hatırlarsınız. O kadar eminsinizdir ki anlattıklarınızdan, bir başkası farklı bir şey söylediğinde hemen itiraz edersiniz.
“Hayır, öyle olmadı. Ben gayet iyi hatırlıyorum.”
Peki, gerçekten öyle mi?
Aynı olayı yaşayan iki insanın yıllar sonra birbirinden tamamen farklı şeyler anlatması sizce de tuhaf değil mi? Üstelik ikisi de anlattıklarının doğru olduğundan emin. Biri diğerinin bazı ayrıntıları unuttuğunu düşünüyor, diğeri ise olayların çarpıtıldığını iddia ediyor.
Kim haklı?
Belki biri, belki diğeri. Belki de ikisinin anlattıklarında doğrular kadar yanlışlar da var. Çünkü insan hafızası, yaşadıklarımızı olduğu gibi saklayan ve istediğimizde açıp izleyebileceğimiz bir kayıt cihazı değil.
Hafızamızın bu özelliği üzerine yapılan psikolojik araştırmalar, hatırlamanın sandığımız kadar basit bir süreç olmadığını gösteriyor. Yıllar içinde bazı ayrıntılar silinebiliyor, bazıları değişebiliyor. Sonradan öğrendiğimiz bilgiler, yaşadığımız deneyimler ve olaylara bugünkü bakış açımız, geçmişte olup bitenleri nasıl hatırladığımızı etkileyebiliyor.
Dahası, bütün bunların farkında bile olmayabiliyoruz.
Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu adlı romanının merkezindeki mesele de tam olarak buydu.
Barnes, romanında yalnızca geçmişiyle hesaplaşan bir adamı anlatmıyor. İnsan hafızasının güvenilirliğini, yıllar içinde değişen bakış açımızı ve kendimiz hakkında oluşturduğumuz düşüncelerin ne kadar doğru olabileceğini de sorgulatıyor.
Romanın kahramanı Tony Webster, emeklilik yıllarını yaşayan, hayatını büyük ölçüde geride bırakmış bir adam. Gençliğini, arkadaşlarını, ilk aşkını ve yıllar önce yaşadığı bazı olayları hatırlıyor. Kendince oldukça sıradan bir hayat sürmüş. Evliliği bitmiş, kızı büyümüş, geçmişte kalan ilişkileri de çoktan kapanmış.
En azından kendisi öyle düşünüyor.
Bir gün aldığı beklenmedik bir haber, onu yıllar önce yaşadıklarını yeniden düşünmeye zorluyor. Eski sevgilisi Veronica’nın annesi, kendisine bir miktar para ve gençlik arkadaşı Adrian’a ait bir günlük bırakmış.
Tony için mesele başlangıçta yalnızca geçmişten gelen tuhaf bir miras gibi görünüyor. Fakat zaman ilerledikçe, yıllardır hatırladığını sandığı olaylarla geçmişte gerçekten yaşananların her zaman örtüşmediğini fark etmeye başlıyor.
Barnes’ın romanında beni bu yazıyı yazmaya iten şey, olayların kendisinden çok ortaya çıkan o rahatsız edici soru oldu.
İnsan kendi hayatının ne kadar güvenilir tanığı olabilir?
Hepimizin kendine göre bir hayat hikâyesi var. Çocukluğumuz, gençliğimiz, ilk aşklarımız, dostluklarımız, hayal kırıklıklarımız… Bunların hepsini hafızamızda bir yerlere yerleştirmişiz. Gerektiğinde çıkarıp anlatıyoruz. Hatta bazılarını o kadar çok anlatmışız ki artık neredeyse ezberlemişiz.
Ama anlattıklarımız gerçekten yaşadıklarımız mı, yoksa yıllar içinde kendimize anlata anlata inandığımız hikâyeler mi?
Hafızamız bizi yanıltıyor olabilir mi?
Bu konuyla ilgili psikoloji alanında yapılmış oldukça ilginç araştırmalar var.
Mesela psikolog Elizabeth Loftus’un bellek üzerine yaptığı çalışmalar, insanların geçmişte yaşadıkları olaylara ilişkin anılarının sonradan edindikleri bilgilerden etkilenebildiğini gösteriyor.
Yani bir olayı hatırlarken yalnızca o gün yaşadıklarımızı hatırlamıyoruz. Sonradan duyduklarımız, öğrendiklerimiz, olay hakkında yaptığımız değerlendirmeler, hatta bugünkü ruh hâlimiz bile o anıyı nasıl hatırladığımızı etkileyebiliyor.
Tabii buradan bütün hatıralarımızın yanlış olduğu sonucu çıkmıyor. Ama bir şeyi çok net hatırlıyor olmamız da onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Size basit bir örnek vereyim.
Yıllar önce çok yakın olduğunuz bir arkadaşınızla aranız bozulmuş olsun. Nedenini hatırlıyorsunuz. Belki sizi hayal kırıklığına uğrattığını, zor bir döneminizde yanınızda olmadığını düşünüyorsunuz. Hatta o gün yaşananları anlatırken hâlâ biraz öfkeleniyorsunuz.
Aradan yıllar geçiyor. Bir gün eski bir mektup (yeni nesil ne olduğunu bilmez am abir zamanlar vardı), bir mesaj ya da ortak bir arkadaşınızın anlattıkları sayesinde o döneme ilişkin unuttuğunuz bir ayrıntıyla karşılaşıyorsunuz.
Birden olayın başka bir tarafı ortaya çıkıyor.
Belki o arkadaşınızın da zor günler geçirdiğini unutmuşsunuz. Belki sizin söylediğiniz bir sözün onda nasıl bir etki bıraktığını hiç düşünmemişsiniz. Belki de o gün kendinizi haklı görmek için olayın yalnızca size dokunan kısmını hatırlamışsınız.
Böyle bir durumda insanın canını sıkan şey yalnızca geçmişte hata yapmış olduğunu fark etmesi değil. Yıllardır kendisine anlattığı hikâyenin eksik olabileceğini kabul etmek de kolay değil.
İnsan kendisine karşı ne kadar dürüst?
Başkalarına karşı dürüst olmaktan sık sık söz ediyoruz. Yalan söylememek, gerçekleri çarpıtmamak, hatalarımızı kabul etmek gerektiğini biliyoruz.
Peki, aynı dürüstlüğü kendimize gösterebiliyor muyuz?
Psikolojide insanların kendilerini korumaya yönelik bazı düşünce eğilimleri olduğundan söz ediliyor. Bunlardan biri de başarılarımızı kendi yeteneklerimizle, başarısızlıklarımızı ise dış koşullarla açıklamaya daha yatkın olmamız.
Mesela yıllar önce kaçırdığımız bir fırsatı düşünelim.
O gün cesaret edemediğimiz için değerlendirmediğimiz bir fırsatı, bugün şartların uygun olmamasıyla açıklayabiliyoruz. Bir ilişkiyi sürdürmek için yeterince çaba göstermemiş olabileceğimizi kabul etmek yerine, zaten yürümeyeceğine inanmayı tercih edebiliyoruz.
Bazen de tam tersini yapıyoruz. O gün elimizden geleni yapmış olmamıza rağmen, yıllar sonra kendimizi gereğinden fazla suçlayabiliyoruz.
Çünkü geçmişe bugünkü aklımızla bakıyoruz.
Oysa yirmi beş yaşındaki bir insanın bildikleriyle elli beş yaşındaki bir insanın bildikleri aynı değil. Yaşadığımız deneyimler, kazandığımız olgunluk ve karşılaştığımız hayal kırıklıkları, eski kararlarımızı değerlendirme biçimimizi değiştiriyor.
Bugün yanlış olduğunu düşündüğümüz bir karar, verildiği günün koşullarında hiç de mantıksız olmayabilir.
Burada geçmişle yüzleşmekle geçmişi yargılamak arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum.
Yüzleşmek, o gün ne yaşandığını anlamaya çalışmak. Yargılamak ise bugünkü bilgilerimizle geçmişteki kendimizi mahkûm etmek.
İkisi aynı şey değil.
Peki, yıllar geçtikçe ne değişiyor?
Julian Barnes’ın romanındaki Tony Webster’ın yaşadığı sorunlardan biri de bu. Gençliğinde yaşadığı bazı olaylara yıllar sonra döndüğünde, kendisini eskiden düşündüğü kadar masum ya da haklı görmeyebileceği ihtimaliyle karşılaşıyor.
Özellikle Veronica ile ilişkisini hatırlama biçimi dikkat çekici. Tony, geçmişte yaşananları kendi bakış açısından anlatıyor. Fakat olayların başka bir tarafı olabileceği ihtimali ortaya çıktıkça, okur da onun anlattıklarını sorgulamaya başlıyor.
Aslında günlük hayatımızda hepimiz biraz kendi hikâyemizin anlatıcısıyız.
Çocukluğumuzu anlatırken bazı olayları özellikle hatırlıyoruz. Gençliğimizden söz ederken bazı insanları ön plana çıkarıyoruz. Yaşadığımız şehirleri, ayrıldığımız dostları, biten ilişkileri kendi gözümüzden değerlendiriyoruz.
Mesela aynı ailede büyüyen iki kardeşi düşünün. Birine çocukluğunu sorun, babasının ne kadar fedakâr olduğunu anlatsın. Diğerine sorun, babasının ne kadar mesafeli olduğunu söylesin.
Hangisi doğru?
Belki ikisi de.
Çünkü aynı insan, farklı zamanlarda ve farklı ilişkiler içinde birbirinden çok farklı davranmış olabilir. Üstelik iki kardeşin dikkatini çeken, onları etkileyen ve hafızalarında kalan olaylar da aynı olmak zorunda değil.
O yüzden bir insanın geçmişine ilişkin anlattıklarını dinlerken, onun yaşadıklarını değil, yaşadıklarından geriye kalanları dinlediğimizi de hesaba katmak gerekiyor.
Geçmişle yüzleşmek neden bu kadar zor?
Hepimizin kendimiz hakkında oluşturduğumuz bir düşünce var. Nasıl biri olduğumuzu, hangi değerlere sahip bulunduğumuzu, geçmişte neyi neden yaptığımızı bildiğimizi düşünüyoruz.
Dürüst olduğumuza inanıyoruz mesela. Vefalı olduğumuza, gerektiğinde fedakârlık yaptığımıza, kimseye bilerek zarar vermediğimize…
Sonra bir gün geçmişten gelen küçücük bir ayrıntı, bu düşüncelerden birini sorgulamamıza neden olabiliyor.
Yıllar önce söylediğimiz kırıcı bir söz, unuttuğumuz bir davranış ya da bir başkasının hiç unutmadığı bir olay…
Böyle durumlarda insanın ilk tepkisi çoğu zaman kendisini savunmak oluyor.
O kadar da kötü niyetli değildim, diyoruz.
Şartlar öyle gerektirmişti.
O da bana az şey yapmamıştı.
Belki bütün bunlarda haklılık payı vardır. Ama bazen de bunlar, kendimizle yüzleşmeyi biraz daha ertelemenin yollarıdır.
İşin tuhafı, geçmişte yaptığımız bir hatayı kabul etmek bugün aynı insan olduğumuz anlamına gelmiyor. İnsan değişebilir, olgunlaşabilir, yıllar önceki davranışından gerçekten pişmanlık duyabilir.
Hatta belki de olgunlaşmanın önemli göstergelerinden biri, geçmişteki kendimize her zaman hak vermek zorunda olmadığımızı anlayabilmektir.
Yaş aldıkça insanın önünde yalnızca yaşanacak yıllar azalmıyor. Geriye dönüp bakabileceği yıllar da çoğalıyor.
Bir zamanlar hayatımızın merkezinde bulunan insanlar uzaklaşıyor. Bazılarıyla yollarımız ayrılıyor, bazıları artık hayatta olmuyor. Birlikte yaşadığımız olayları hatırlatabilecek insanların sayısı da zamanla azalabiliyor.
Geriye kendi hafızamız kalıyor.
Ve biz çoğu zaman onun anlattıklarına inanıyoruz.
Oysa geçmişin başka tanıkları da vardı. Bizim önemsiz bulduğumuz bir olay, bir başkasının hayatında derin izler bırakmış olabilir. Çoktan unuttuğumuz bir söz, birinin yıllarca hatırladığı bir kırgınlığa dönüşmüş olabilir.
Tıpkı bizim de başkalarının çoktan unuttuğu bazı sözleri hâlâ hatırlamamız gibi.
Bütün bunları düşününce insanın aklına ister istemez başka bir soru geliyor.
Acaba bugün geçmişimizde haklı olduğumuzu düşündüğümüz kaç olayda, hikâyenin yalnızca kendi tarafını biliyoruz?
Zaten her hatıramızı yeniden araştırmamız, yıllar önce yaşadığımız her tartışmanın hesabını çıkarmamız da mümkün değil. Böyle bir çabanın insanı gereksiz bir suçluluk duygusuna sürüklemesi de mümkün.
Ama belki biraz daha az kesin konuşabiliriz.
Bir insanı yıllar önceki tek bir davranışıyla değerlendirmeden önce, bilmediğimiz şeyler olabileceğini düşünebiliriz. Geçmişte verdiğimiz kararları değerlendirirken o günün koşullarını da hesaba katabiliriz.
Ve en önemlisi, kendi anlattığımız hikâyenin de eksik olabileceğini kabul edebiliriz.
Çünkü insanın geçmişiyle barışması, geçmişte yaptığı her şeyi doğru bulması demek değil.
Bazen yanıldığını kabul edebilmek, bazen bir başkasının haklı olabileceğini görebilmek, bazen de artık değiştiremeyeceği bir olayla yaşamayı öğrenmek demek.
Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu romanının düşündürdüğü meselelerden biri de bu. Geçmiş, üzerinden yıllar geçti diye bütünüyle kapanmış olmuyor. Bazen küçük bir hatırlatma, yıllardır sorgulamadığımız bir olayı yeniden değerlendirmemize yetebiliyor.
Yazının başında sorduğum soruya döneyim.
Geçmişimizi gerçekten yaşadığımız gibi mi hatırlıyoruz?
Araştırmalar, buna her zaman evet diyemeyeceğimizi gösteriyor.
Belki de asıl önemli olan, geçmişimizi bütün ayrıntılarıyla doğru hatırladığımızdan emin olmak değil, hatırladıklarımızın eksik olabileceğini kabul edebilmek.
Çünkü insan bazen yıllarca başkalarının kendisini yanlış anladığını düşünerek yaşıyor. Oysa bir gün, kendisinin de geçmişteki bazı insanları yanlış anlamış olabileceği ihtimaliyle karşılaşıyor.
Ve sanırım geçmişle gerçek hesaplaşma tam da orada başlıyor.
İnsan, kendi hikâyesinde her zaman haklı kişi olmayabileceğini kabul ettiğinde.







Geçmişin izlerini bugünkü bakış açımızla yeniden şekillendirirken, hafızamızın bizi yanılttığı anları fark etmek kendi hikâyemize olan inancımızı nasıl dönüştürür?
Yazar, bellek ile gerçeklik arasındaki kırılgan dengeyi kişisel örnekler ve edebî referanslarla ele alıyor. Hatırlamanın edilgen bir kayıt sürecinden ziyade bugünkü bakış açısıyla şekillenen dinamik bir kurgu olduğunu vurguluyor. Geçmişi bugünün bilgisiyle yargılamak yerine o günün koşullarıyla anlamaya çalışmanın önemine dikkat çeken metin, insanın kendi hikâyesindeki kusurlarla yüzleşebilme olgunluğunu merkeze alan sakin ve düşündürücü bir ton sunuyor.