İSTANBUL’DA BİR ANKARALI
Ankara çocuğuyum ama uzun yıllardır İstanbul’da yaşıyorum. İki şehir arasındaki 7 farkı bul deseniz kolay ama sayı bununla kalmıyor maalesef…
Herkes kendince bu iki şehri kıyaslamıştır. Ancak bir Ankaralı ile İstanbullunun bu konudaki atışması Seferoğulları mı Tellioğulları mı modunda geçer. Ankaralı cılız bir savunmayla hep öne geçtiğini sanma gafletine düşer. Tıpkı bir zamanlar benim de düştüğüm gibi. Şimdi gülümsüyorum Ankara’yı İstanbul’dan üstün gösterme çabalarıma. Oysa konu İstanbul ise biraz haddini bilmek lazım. İstanbul için söylenecek milyonlarca söze karşılık Ankara hakkında ne kadar şey söylenebilir ki….
Tabii Ankara’yı da yemeyelim şimdi… sonuçta orası anavatan benim için. Ankara garibandır bilirsiniz. İstanbul kadar şanslı değildir. İstanbul’un en kıytırık sokakları bile bir kitaba, bir şiire, bir filme konu olabilir. Ankara’nın böyle bir zenginliği yoktur. Ancak Ankaralı, İstanbul’a karşı şehrini “resmi kent, memur kenti, sakin kent” diyerek savunduğunu sanır. Bundan garip bir mutluluk duyar. Ankara’nın aşırı sadeliğini, İstanbul’un renkli şımarıklığından korumaya çalışır.
Sonuçta Ankaralı Ankara’yı hiçbirşeyine rağmen sever. Bu durum fanatik bir taraftar davranışı gibi gözükse de, bir şehri sevmezsen nasıl yaşarsın orda. Gecesini yorgan gibi üstüne örtüp, sabahına günaydın dediğin şehri beğenmezsen nasıl evim dersin oraya….
Ankara’nın sadeliğinde büyüdüm ben. İstanbul ise her zaman ikinci şehrim olmuştur benim. Çünkü çocukluğumun yazları hep İstanbul’da geçti… Bu yüzden içimin bir tarafı deniz gibi derin, bir tarafı Ankara akşamları gibi sessiz….
Bol alternatifli İstanbul’a karşılık, Ankara’nın bir tek Kızılay’ı vardır sürekli uğrak yeri diyebileceğimiz. Birileri özellikle hafta sonu hep Kızılay’a gider. Ankaralının kahrını çeken Kızılay. Aşk acısı çekerken hiçbir halta yaramayan Kızılay. Hatta iyice insanı bunalıma sokan Kızılay. Gezecek yeri, sığınacak yeri olmayan Kızılay. Bunalımdaysan, seni iki kere bunalıma sokan Kızılay…. Çünkü uyuz uyuz dolaşmaktan başka Kızılay’da yapacak bir şey yoktur ki. Zaten Ankaralı’da ya alışverişe gider Kızılay’a ya da uyuzlanmaya….
İstanbul’daysan aşıkken ya da bunalımdayken… hangi köşesinde coşturmak istersin aşkını, veya hangi köşesinde dinlendirmek, demlemek istersin acını… Yani işte… tüm duyguların şaha kalktığı İstanbul…. Aşk da iyi gider, aşk acısı da, bunalım da…. Hem daha koyu yaşatır, hem daha kolay…. Sıcacık demli çay gibi… İstanbul… ağzını yakar, ama içini ısıtır. Hadi bakıyım İstanbul’daki bunalımlılar Kızılay’a gitsin de göreyim onların halini…. Öyle deniz kıyısında, hınca hınç dolu sokaklarda, zevkli mekanlarda bunalım atlatmakta ne var ki. Ankara’da yaşayın bu durumu da görelim. Ankaralı o yüzden ağır, Ankaralı o yüzden daha vakur, daha acılı, daha sessiz….
İstanbul sancısı çeken herkes bilir ki, Ankara bunu dindiremez. Ankara bir İstanbulluya hiçbir şey veremez. Huzurlu bunalımlı uzun bir sessizlikten başka….
Bunun yanı sıra İstanbul aşkını çoğunlukla Ankara’dan seçer ve iki kentin gizli aşkı garip bir hazla sürer gider. Bir İstanbullu’nun peşine takılıp geldim ben de bu şehre…. Ankara’dan uzak İstanbul’un ortasında kalakaldım… Sevdiğim İstanbul’un…. Ankara’dan uzaklaşalı çok oldu tabi… Önce babamı kaybettim, sonra annemi…. Ankara’da kalan ışıklar tek tek söndükçe görüş alanım bulanıklaşmaya başladı o şehirle ilgili. Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüz oldu sonraları.
Yıllar önce Ankara’dan ayrılıp artık İstanbul’a yerleştiğim günlerde bir arkadaşıma yazdığım mektupta İstanbul’u kendimce özetlemişim aslında;
“Ne ilginç bir şehir burası. Romantikliği dibine kadar yaşayabileceğin bu şehirde romantikliği yaşamaya vaktin yok. İnsanlar sanki hep bir şeyleri bitirmek ister gibi yarışıyor. Alışverişi, ev işini, gezmeyi, tozmayı, nefes almayı…. Ankara’daki gibi günler upuzuuuuun birbirinin devamı değil buralarda. Herşey yoğun. Herşey telaşlı…. Kalbimizin ritmi, şehrin ritmiyle yarışır durumda….. Vızır vızır yanından yörenden kaçışıyor her şey. BEN BİR ANKARALIYIM. Sakin, alıngan, kırılgan, bunalımlı….”
Ben bu yönlerden değerlendirirken iki şehri, farklı pozisyonlardan da karşılaştırmaları yapılmıştır.
Örneğin, Fransız bir Romancı 1920-1930 yılları arasında şöyle bir cümle kurmuş; “Derisini değiştirmekte olan bir halkı gözlemek için İstanbul’dan Ankara’ya gidiyorum. Neden Anadolu’nun ortasında bu kurak, boş alanı başkent olarak seçtiklerini bilmiyorum. Herhalde önemli bir sebebi vardır”
Başka bir kitapta ise;
“Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ne olduğu bilinmiyor ama her şey ondan bekleniyordu. Selma’ya göre Türkiye’nin Cumhuriyet ya da Monarşi ile yönetilmesi önemli değildi, şimdi nasıl olsa Mustafa Kemal başkandı. Buna karşılık içinden hayran olduğu bu insanın bazı kararlarına kızmıyor da değildi. Hele Aristokrat İstanbul yerine Ankara’yı başkent ilan etmesi! Bundan epeydir söz ediliyordu ama kimse inanmıyordu. Çorak Anadolu yaylasındaki bu kasaba, imparatorluğun gurur kaynağı, o güzel İstanbul’un yerini nasıl alabilirdi? İki kıta arasında bir yüzük taşı gibi duran, Hicret’in on üç yüzyıl önce Apollon’un bir kehanetinden doğmuş, bütün kültürlerle ve bütün uygarlıklarla yoğrulmuş olan İstanbul, Doğu’yla Batı arasında tek kavşaktı. Ama Mustafa Kemal gibi biri için soru sormak bir lükstü, o bunların cevaplarını tercih ediyordu. 13 Ekim 1923’te İstanbul, onu dünyanın merkezlerinden biri haline getiren bin yıldır süregelen önemini kaybediyordu….” diye bahsediliyor.
Ankara’yla İstanbul’un birbirine karışan kaderi böyle başlamış demekki! Ankara haddi olmadan İstanbul’un yerini almış ve ömrü boyunca bu eziklikle yaşamış. Sonradan görme bir mutlulukla….
Ankara benim içimde sessizce oturan küçük bir kız çocuğu, hiç büyümeyen… Ankara doğduğum vatan, İstanbul doyduğum yuva… Ankara’nın uykularına karşılık sever İstanbul uyanık kalmayı. Hiç uyumayan sevgili! İnsanı uykudan uyandırıp, dansa kaldıran şehir…. senin için ne söylesem azdır. Belki de üzerine en çok yazılar, şiirler yazılan bu şehir hakkında hiçbir şey diyememek lazım. Aşkı tanımlayamamak gibi…..

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


