St. Ives – Vol-1
Bir gün öncesinde 4 saatlik yolu, gecenin bir vakti hiç bilmediğin bir yere kaybola kaybola 12 saatte gitmişsin, kalacak yer bakmak yerine, can boğazdan gelir diyerek yemek yemeye karar veriyorsun.
Sözde döt kadar yerde bir buçuk saat girmedik sokak bırakma, yetmemiş gibi aynı yerlerden defalarca geç, daire çiz, genede yemek yiyecek bir yer bulama. Olacak iş değil. Bir tane bile Fish & Chips’çi olmaz mı?
Bu arada olayın kahramanları 4 kişi. Nerede miyiz? St Ives, Cornwall – İngiltere.
Henüz internet çağına adım atmamışız, yani arabadaki tek navigasyon, kulakları çınlasın, K.Semih. Solumda oturuyor, elinde harita gözlükleri takmış pür dikkat bir taraftan tabelaları takip ediyor diğer taraftan haritayı. Bu arada Semihler iki, büyük ve küçük, büyük olan 30, küçük olan ben yaşlarda, 22.
O zamana kadar gördüğümüz tek harita Türkiye Siyasi Haritası, o da coğrafya dersinde. Ne harita okumasını biliriz ne yol yordam. Bırak harita okumayı daha otoban görmemişiz hayatımızda arkadaş. (henüz memlekette “otoyol yaptılar daha ne olsun” diyen bir kitle de türememiş) Biz sanıyoruz ki, yanlış yere sapsak dönersin gerisin geriye kaldığın yerden devam edersin.
Yolculuk günü gelip çattı, heyecan dorukta, ders bitti, okulun önünde bizi yolcu edecek olan uluslararası tören kıtası toplanmış bile. Elin gavurlarına Türk usulü uğurlamayı öğretmeyi başarmışız ama daha İngilizce öğrenme işini halledememişiz. Elinde su ile bekleyen İtalyan bile var, aklı sıra arkamızdan dökecek ama olayı çok yanlış anlamış abimiz hem de çooook.
Neyse…
Harala gürele, gerdeğe giren köy delikanlısı gibi bir sürü insanın arasından sıyrılıp arabaya yerleştik. Hava soğuk ama kimin umurunda, direksiyon başına yerleşir yerleşmez camı açtım, kolumu kenara yerleştirdim, suratımda zafer kazanmış komutan edasıyla kocaman bir tebessüm, göz koyduğum İtalyan fıstığına yan gözle bakıyorum, oda bana bakıyor mu diye, aklım sıra hava atıyorum. E bizim dünyamız, ufkumuz anca bu kadar o yıllarda, arabayı çalıştırdım, vitese taktım, iki ara gaz, iki de korna… Elinde su ile bekleyen İtalyan abimiz sahneye çıktı ve suyu camdan içeriye olduğu gibi bocaladı. Aralık ayı hava buz gibi, inip iki tane çaksam, benim İtalyan hatun orda kenarda seyrediyor, olacak iş değil. Çektik sineye, çıktık yola.
Üç günlük tatilimizin yolculuğu hesaplarımıza göre 4 saat sürecek.
Kakara kikiri, güle oynaya ilk molamızı vermiş, abur cubur ne bulduysak toplamışız, neşemiz o biçim. Tekrar yola koyulduk, aşağı yukarı iki saat yol aldık, arkadan B.Semih mızırdanıyor, “ne kadar yolumuz kaldı? amma uzun sürdü, sıkıldım…” Ulan, adam otuz yaşında. Sidiğini tutamayan veletler gibi mızır mızır söylenip duruyor, sinirler geriliyor, bu arada yol hakkaten bitmiyor arkadaş, uzadıkça uzuyor.
Nerede olduğumuzu bile bilmiyoruz.
Otobanda arada tabela çıkıyor karşımıza ama bizim güzergahta olması gereken yerler yazmıyor. Biz saf saf herhalde sadece büyük şehirleri yazıyorlar diyoruz. Önümüze çıkan ilk benzincide durduk yol soracaz. Adam bir şeyler diyor, arada gülüyor ama anlayan yok. Arkadaş olacak iş değil, bize tarif edilen yolu takip ede ede Honiton’a kadar gelmişiz ve orda bildiğin mıçmışız. Exeter’e ineceğimize Bristol’e doğru çıkmışız. Arabayı kullanan ben, haritayı okuduğunu iddia eden K.Semih, sürekli mızırdanan B.Semih. Tek suçlu, içimizdeki en uyumlu, en sessiz ve sürekli uyuyan Cem. Hıyar uyumasa bir çift daha göz olacaktı yolu takip eden.
Döndük geriye, arabada çıt çıkmıyor, herkes küs. Açtım teyibi (o zamanlar CD midi yok) “Sigaramın Dumanına Sarsam” çalıyor, herkes yaktı sigarayı efkardan, camlar kapalı, arabanın için duman altı, yolda polis durdursa pot içiyoruz diye içeri atar bizi o derece duman. Allahım, ne yol bitiyor ne çile. Semih, her otuz dakkikada bir “la olum bi dur su dökecem” diyor, hayatımda bu kadar çişe çıkan birini daha görmedim. Sanırsın adama terkos gölünden direk hat çekmişler.
Bir süre sessiz sedasız, küs bir şekilde yol aldıktan sonra, hayatımızda güzellikler başladı.
İlk durak, Jamaica Inn, Bodmin Moor. 1936 yılında Daphne du Maurier tarafından kaleme alınmış roman, sonrasında Alfred Hitchcock tarafından sinemaya uyarlanmış “Jamaica Inn” ve biz o eşikten içeriye adım attığımız anda o büyülü atmosfere kaptırdık kendimizi. Her şey olduğu gibi korunmuş, zamanında korsanların ve yağmacıların cirit attığı o batakhane handa şimdi güler yüzlü insanlar sessiz sedasız biralarını içip yemek yiyordu. Detaylar başka bir hikayenin konusu. Burada karnımızı doyurup yola koyulduk ve akşam saat dokuz gibi St Ives’a varabildik.
Gelelim hikayenin başına.
St. Ives’a geldik ama döt kadar yerde gene kaybolduk. Daracık yollar, in cin top oynuyor, karnımız aç, biz bile sıkışmışız, her yarım saatte bir su dökecem diyen Semih’in halini siz düşünün, küfrediyor artık. Güç bela karnımızı doyuracak açık bir yer bulduk ve daldık içeriye.
Mekandan kısaca bahsedecek olursak, ilk tepkimiz “bir hafta burda bulaşık yıkasak hesabı ödeyemeyiz” oldu. Oldu ama başka da yer arayacak gücümüz yok, kaderine teslim olan kurban gibi kendimizi garsona teslim ettik. Bizi dört kişilik bir masaya oturttular. Yanından geçtiğimiz her masa meraklı gözlerle bize bakıp gülümsüyordu. Kim ne derse desin İngilizler kibar insanlar canım, gerçi arada bazıları “buraya ait değilsiniz” bakışı attı ama onlarda haklı biz bile kendimizi eğreti hissediyoruz. Herkes şık ve özenli giyinmiş, biz tipik öğrenci, kot, kazak yada gömlek olabildiğince spor.
Velhasılıkelam oturduk, aldık menüleri elimize, abicim bu ne biçim menü? Yazan hiçbir şeyi anlamıyoruz. Garson geldi sipariş bekliyor, menüye bön bön baktığımızı anlayınca kendisi bize menüyü okumaya başladı. Ana, e bu da yabancı, bizim okuldaki Monique gibi konuşuyor. “Fransız la bu” dedi K.Semih, para bulmuş Hint fukarası gibi mutlu olduk, adam da yabancı ya, birden kanımız kaynadı, içimiz ısındı, akrabamız gibi kabullendik abiyi ama adam başka dünyada, yorgun, bıkmış, bezgin halde. Sallamadı bile bizi.
Abicim döt kadar St Ives da bula bula Fransız restaurantı bulmuşuz iyimi. Bulsana bi fish & chips shop. Olmaaaaaz, Fransızdan aşağısı kesmez bizim gibi hıyarları. Adam sıralıyor menüyü. Cem birden “STOP” dedi. “Noldu lan” dedik, “abi adam duck dedi, duck ördek değil mi? dediklerinden bir tek bunu anladım, söyleyelim duck’ı yiyelim ördeği, daha kalacak yer bulacaz” dedi. Ördeği sipariş ettik etmesine ama kimse fiyata bakmayı akıl etmedi, dedik battı balık yan gider yanına bir şişe de kırmızı şarap söyledik. Kırk dakika sonra ortaya nar gibi kızarmış muhteşem bir Crispy Peking Duck geldi. Ama ne lezzet, hiç bu kadar lezzetlisini yememiştim o zamana kadar, aslında daha önce hiç ördek yememiştim, ama bozuntuya vermedim tabi ki masada, haftada bir portakallı ördek yermiş gibi havamı da attım. Ördeğin sadece göğüs eti geldi, bütün gelse kemiklerini bile siler süpürürdük.
Yorgunluk ve şarabın etkisiyle iyice mayışmış vaziyette gelen hesap pusulasına aldırmadan ödedik ve kalktık. Kafalar iyi, keyifler yerinde, amaaaan nolacak sefamız olsun avuntusuyla kalacak yer aramaya başladık.
Saat olmuş gecenin bir yarısı.
Arkadaş tavuk gibi millet bu İngilizler.
Guest House dedikleri şey bizdeki pansiyon, kapılar duvar. Yer var tabelası asmışlar ama kimse kapı açmıyor. Güç bela birini uyandırdık, amca uykulu gözlerle küfreder gibi bakıyor suratımıza, dilimiz döndüğünce acındırdık kendimizi de içeriye aldı sağ olsun. Nasıl minnettarız adama, sürekli thank you, Allah ne muradın varsa versin, tuttuğunu altın etsin diyoruz. Evden bozma pansiyon, üç kat çıktık daracık merdivenlerden, son bir dönemeç ve çatı katında iki ufak odaya yerleştik. Benim kısmetime B.Semih düştü, vurduk kafayı yattık.
Gece o kadar yorgun ve kafam güzel yatmıştım ki uyandığımda bir an nerede olduğumu algılayamadım. Daha önce hiç bu kadar güzel bir uyku çektiğimi hatırlamıyorum. Odanın sessizliğinde duyduğum tek şey, dalga seslerine karışan rüzgarın uğultusuna eşlik eden martıların çığlıkları, bir de Semih’in horultusuydu. Zorla da olsa yerimden kalktım ve pencereye yöneldim.
Perdeleri açtığımda karşılaştığım manzara rüya gibiydi. Fırtınalı bir hava, alabildiğine deniz, rüzgara kendini teslim etmiş irili ufaklı martılar, yamacın dibindeki kayaları adeta döven devasa dalgalar ve ben bütün bu baş döndürücü manzarayı o yamacın kenarına kondurulmuş 3 katlı bir evin çatı katındaki ufakcık bir pencereden seyrediyordum. Düşünebildiğim tek şey ise “bahtıma mıçayım, dört saatlik yolu on iki saatte gel, saatlerce aç kal, kaybol, uykusuz kal, yorul, bütün bunlar yetmezmiş gibi bu manzaraya beraber uyandığın insan sidikli Semih olsun. Daha yirmi yaşındayım, nasıl bir günah işledim de beni böyle sınıyorsun Allahım” oldu.
Herkesin hayatında unutamadığı tatiller olmuştur. Yolculuğun başında yaşadığımız talihsizlikleri bile eğlenerek anlattık geri döndüğümüzde. St Michael’s Mount, Lands End, St Ives muhteşem yerler.
Cornwall bölgesinde gezmedik ayak basmadık yer bırakmadık. O kadar çok kaybolduk ki kronikleşti bizde, kaybolmadığımız zaman bile kaybolduk sandık, doğru yolu bulalım derken yine kaybolduk. Ama çok eğlendik.
Elbette gidişimiz gibi dönüşümüz de efsane oldu. Dedim ya kronik hale geldi kaybolmak diye. On iki saat sürmese de sekiz-dokuz saatimizi aldı geri dönüşümüz.
St Ives benim İtalyan fıstığı Simonetta’yı götürmek için kendi kendime söz verdiğim, emeklilikte buraya yerleşeceğim dediğim rüya yerdi. Artık değil. Yaşlandık be, üşüyoruz artık, napıyım İngilterenin rutubetli soğuk havasını, daha sıcak iklim lazım. Mesela Carayipler, Zanzibar, Kanarya Adaları, Bora Bora ama Ege sahilleri de kabulümüz.
Artık hayat nereye yerleştirirse emeklilikte.

Profesyonel baba, amatör yazar, sorgulayan, araştıran, teknoloji düşkünü, düne takılmayıp yarını yaşamayı seven doğuştan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı.
Eşimle beraber kaleme aldığımız yazılarımızı bir arada tutabileceğimiz, bir nevi arşiv olarak kullanabileceğimiz ve paylaşabileceğimiz bir site kurma kararı aldığımızda Garip1Blog ortaya çıktı.
2018 de iki kişiyle başlayan yolculuğunuza zaman içerisinde aramıza katılan dostlarımızla yolumuza devam ediyoruz
Gelir kaygısı olmadan kendi yağıyla kavrulan sitemizde, sinir bozucu reklamlarla boğuşmadan, kahvenizi veya çayınızı alıp, bir birinden güçlü ve değerli kalemlerin yazılarını okurken keyifle vakit geçirebilirsiniz.


