Kediyi Merak Öldürürmüş
On onbeş sene öncesine kadar askerlik yapan herkes bilir. Kışla içerisinde, askere yaptırılan hiç bir işte mantık aranmaz. Askerliğin başladığı yerde MANTIK biter.
Halbuki, yapılan her iş bir mantık çerçevesinde yapılırdı. Askeri birlikte en küçük birim on kişiden oluşur. Toplumun her kesiminden gelen insanların sabahtan akşama kadar bir arada boş boş oturduğunu düşünsenize, arıza çıkmaması mümkün değil. “Şeytan Doldurur” sözü de buradan çıkmadır kesin.
Yirmisekiz gün bedelli askerlik yapmış adamın yirmi sekiz ay askerlik yapmış kadar anısı olduğuna şahit oldum. Askerlik anılarının tek ortak noktası kimsenin akıl sır erdiremediği mıntıka temizliğidir. Bahçe baştan aşağı süpürülür temizlenir, yapacak iş kalmadığında bütün yapraklar tekrar bahçeye yayılır ve yeniden temizlik emri verilir.
Mantık bunun neresinde?
Aslında işin mantığı çok basit. Boş bırakma, sürekli iş ver, yor ki birbirlerine dalaşacak ne güçleri kalsın ne de zamanları. Buna rağmen, azimli Türk erkeği hırtlık çıkartacak zamanı da yaratır enerjiyi de bulur kendinde.
Günlük yaşamda böyledir aslında.
Boş kalanı şeytan dürter. Ne yapacağını şaşırır. Sağı solu kurcalamaya başlar.
Bu yüzden çocukken çok ceza almışlığım vardır. Özellikle yaz tatillerinde istisnasız günün iki saatini cezalı geçirirdim.
Elektrikli ve elektronik aletlere olan merakım o yaşlarda başlamıştı. Önce ufak tefek şeylerin içini açarak başladım işe. Sonra giderek işi büyüttüm. İlk kurbanım radyo oldu.
Her iki yanında dışa bakan hoparlörü olan ince uzun bir radyomuz vardı.
Herşey “bu ses burdan nasıl çıkıyor” merakım yüzünden başladı.
Zavallı radyonun başına gelmeyen kalmadı. Önce bir taraf ses verme yetisini kaybetti. Sonra bu tuşlar ne işe yarıyor merakım yüzünden dişi dökülmüş bebelere döndü radyo. Radyonun her canını yakışımda ceza aldım ama yılmadım, azmettim. Yazık oldu radyoya. Küstü bana, bir daha çalışmadı.
Sonra gözümü babamın makaralı teybine diktim. Nedir diye merak eden bi zahmet google amcaya sorsun.
Babamın kıymetlisi.
Bant sarılı makarayı sol tarafa koyuyorsun, sağ tarafa boş makarayı, sonra bant’ı okuyucunun içinden geçirip boş makaraya tutturuyorsun. Play tuşuna basınca ses çıkıyor.
Ama nasıl?
Araştırmacı yapı. İçim içimi yiyor. Bu gizemi çözmeliyim ama bu sefer iş tehlikeli, risk büyük. Alabileceğim cezayı tahmin etmek mümkün değil.
Dayak söz konusu değil ama mahrumiyet var, kestiremediğim o. Nasıl bir misilleme yapabilir babam.
Alacağım riske değer mi?
Bütün enerjimi başka şeylere kanalize etmeye çalışıyorum aklımdan çıksın diye. Muzurluğun bini bir para. Komşuların ayakkabılarını saklamaktan tut, yoldan geçen arabalara çamurdan yapıp güneşte kuruttuğum topları fırlatmaya kadar kimsenin aklına kolay kolay gelmeyecek şeyleri yapıyorum.
Yaz tatili ya, canım sıkılıyor, koca lojmanda arkadaşlık yapabileceğim sadece bir tane erkek var o da kesmiyor, yetmiyor bana, süt kuzusu.
Sonunda ŞEYTAN galip geldi ve evde kimsenin olmadığı bir gün makaralı teybin içini açtım. Aman Allahım, cennetteyim. Türlü türlü dönen bir şeyler var içerisinde.
Peki ya ses?
O ses nasıl çıkıyor o bantdan?
İşin özüne inmem lazım ama indikten sonra çıkamamakta var.
Şeytan dürtüyor.
Hani çizgi filmlerde gördüğümüz iyilik meleği vardır ya, şeytan bir kulaktan hadi yap der, iyilik meleği diğer kulaktan yapma der tatlı tatlı.
İşte bende o melek noksanmış meğer.
Sökülmedik vida bırakmadım içerisinde ama bir türlü o ses nasıl çıkıyor bulamadım.
Zaman da daralıyor.
Aceleyle toparlamaya başladım. Daha işi bitiremeden küçük kardeşime yakalandım. Abilik avantajını kullanıp şiddetin ön planda olduğu her türlü uyarıyı yaptım elbette.
Bütün iyi ustalar gibi ben de birkaç parça ve tonla vida artırdım tabi ki. Onları da uygun bir yere sokarak işi tamamladım ve kendimi sokağa attım.
Hava karardıktan sonra eve girdiğimde, herkes oturmuş beni bekliyordu. Aylardır makaralı teybine dokunmayan babam “Hadi biraz müzik dinleyelim” dedi birden. “Yaa ne gerek var babacım” demeye kalmadı makaralı teyp ortaya çıktı.
Benim kuşağın 80 ihtilali ile tanıştığı “Sokağa Çıkma Yasağını” ben üç sene erken öğrendim onlardan. Hem de en katı şekilde. 80 ihtilalinde en azından bütün günü dışarda geçiriyorduk, gece sokağa çıkma yasağı başlıyordu. İki hafta boyunca ağırlaştırılmış müebbet hapis hayatı yaşadım. Görüş günü bile yoktu. Anca üçüncü katın camından ya da balkonundan görüş serbestti.
Akıllandım mı?
Tabiki HAYIR.
Bir ara televizyonun bile arkasını açtım. İşte o çizgi filmlerdeki iyilik meleği o zaman çıktı ortaya.
“Dur” dedi,
“Bunun sonu kötü biter” dedi.
Kapağı açtığım gibi kapattım. Azraille tanışmama ramak kalmış meğer. Tüplü TV’lerin içerisinde, kapalı dahi olsa, trafosunda yüklü olan elektrik öldürürmüş.
Aradan yıllar geçti, değişen bir şey var mı?
Tabiki var.
Artık bozmuyorum, aksine elimden oldukça iş geliyor. Bütün bu becerilerimi çocukluk merakıma borçluyum sanırım.

Profesyonel baba, amatör yazar, sorgulayan, araştıran, teknoloji düşkünü, düne takılmayıp yarını yaşamayı seven doğuştan Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı.
Eşimle beraber kaleme aldığımız yazılarımızı bir arada tutabileceğimiz, bir nevi arşiv olarak kullanabileceğimiz ve paylaşabileceğimiz bir site kurma kararı aldığımızda Garip1Blog ortaya çıktı.
2018 de iki kişiyle başlayan yolculuğunuza zaman içerisinde aramıza katılan dostlarımızla yolumuza devam ediyoruz
Gelir kaygısı olmadan kendi yağıyla kavrulan sitemizde, sinir bozucu reklamlarla boğuşmadan, kahvenizi veya çayınızı alıp, bir birinden güçlü ve değerli kalemlerin yazılarını okurken keyifle vakit geçirebilirsiniz.


