Bir Bavul, Birkaç Eski Dost ve İtalya Hatıraları

Uzun zamandır yazmıyorum. Arada bilgisayarın başına oturup bir şeyler karalamaya niyetlendim, hatta aklımdan geçen birkaç konuyu bir kenara not ettim ama sonra ya bahçede yapılacak bir iş çıktı ya kızlarımdan biri aradı ya da torunlarla ilgili bir telaş oldu. Derken günler birbirini kovaladı. İnsan emekli olunca bol bol vakti olacağını sanıyor ama ben hâlâ günün nasıl bittiğini anlayamayanlardanım. Bu kez yazmayışımın sebebi biraz farklı. Bir süredir aklımda kalan güzel bir yolculuğu sizinle paylaşmak istiyorum. Hem de öyle yalnızca gezdiğimiz yerleri anlatmak için değil; yılların içinden süzülüp gelen dostlukların insana nasıl iyi geldiğini anlatmak için.
Her şey eski arkadaşlarımızdan birinin telefonuyla başladı. Yıllar önce aynı okulda çalıştığımız, çoluk çocuğa karışınca görüşmelerimiz seyrekleşse de birbirimizden hiç kopmadığımız birkaç arkadaşla yeniden bir araya gelmiştik. Çaylar içildi, eski günler konuşuldu, kimin torunu hangi okula başlamış, kimin dizleri merdiven çıkarken biraz daha fazla sızlamaya başlamış, hepsi masaya yatırıldı. Tam o sırada içimizden biri, “Biz böyle oturup eski günleri anlatacağımıza bir yerlere gitsek ya!” dedi. Önce hepimiz güldük. Sonra gülüşmelerin arasında biri İtalya’yı ortaya attı. Roma, Floransa, Milano… Laf lafı açtı, telefonlar çıkarıldı, tur seçeneklerine bakıldı. Birkaç gün sonra kendimizi gerçekten bir İtalya turuna yazılmış bulduk.
İnsan bazı kararları yıllarca düşünür, bazılarını da bir arkadaşının “Hadi kızlar, ne duruyoruz?” demesiyle alıverir. Bizimki ikinci türdendi.
Elbette yola çıkmadan önce küçük bir hazırlık telaşı yaşandı. Kimimiz bavulunu günler öncesinden hazırladı, kimimiz son gece hâlâ ne giyeceğini düşünüyordu. Ben kendi payıma, yanımda gereğinden fazla şey götürmemek için uğraştım. Fakat insanın “Belki lazım olur,” diyerek bavula koyduğu şeylerin sayısı arttıkça bavul da kendi kararını veriyor galiba. Fermuarı kapatırken biraz bastırmak zorunda kaldım. Neyse ki bavul benimle aynı fikirde değildi diye yolculuktan vazgeçecek hâlim yoktu.
Bodrum’dan İstanbul’a geçip oradan Roma uçağına binecektik. Yolculuğun ilk bölümünde her şey yolundaydı. Havalimanına vardık, işlemlerimizi yaptık, kahvelerimizi aldık ve uçağın kalkış saatini beklemeye başladık. Sonra ekranda o malum kelime belirdi: Rötar.
Önce yarım saat dediler. Ardından biraz daha beklememiz gerektiği söylendi. Bir süre sonra hepimiz aynı soruyu sormaya başladık: “Acaba bugün Roma’ya varabilecek miyiz?”
İçimizden biri saate bakıp iç çekti, bir başkası tur programını açıp ilk günün planını kontrol etti. Ben de bir ara, “Daha Türkiye’den çıkmadan İtalya’yı gezmeye başladık, havalimanında oturup Avrupa saatine alışıyoruz,” dedim. Masadaki kahkahaları duysaydınız, uçağın rötar yapmasına değil de sanki özel bir eğlence programına katılmışız sanırdınız.
Beklemek elbette kimsenin hoşuna gitmez. Hele insanın içinde günlerdir biriktirdiği bir yolculuk heyecanı varsa…
Ama o gün şunu fark ettim: Bazen başımıza gelen olaydan çok, o olaya kiminle yakalandığımız önemli.
Tek başıma olsaydım belki söylenecek, saate bakıp duracak, aklımda bin türlü ihtimal kuracaktım. Oysa yanımda yıllardır tanıdığım insanlar vardı. Birimiz sıkılınca diğeri bir şey anlatıyor, birimiz yorulunca öteki çantasından atıştırmalık çıkarıyordu. Uçağın ne zaman kalkacağını bilmiyorduk ama birlikte beklerken zamanın nasıl geçtiğini de pek anlamıyorduk.
Sonunda uçağa bindik ve Roma’ya doğru yola çıktık. Yolculuk boyunca herkes biraz yorgun, biraz uykusuzdu ama heyecanımız yerindeydi. Roma’ya vardığımızda ise bizi karşılayan ilk şey, tarihî binalardan önce valiz telaşı oldu. İnsan bavulunu teslim ettikten sonra onunla bir daha ne zaman karşılaşacağını bilmek istiyor. Hele bir de saatlerce rötar yaşamışsa, bavuluyla arasındaki bağ iyice kuvvetleniyor.
Neyse ki hepimizin eşyaları geldi. Otelimize ulaştığımızda biraz dinlenip kendimize geldik. İlk günün programı değişmişti ama akşam yemeğinde hepimiz aynı fikirdeydik: “Buraya kadar gelmişiz, bir şeyler yiyip Roma’nın havasını solumadan yatmayalım.”
Roma, insanın nereye bakacağını şaşırdığı şehirlerden biri. Sokaklarında yürürken sanki geçmişle bugün yan yana yaşıyor. Biz de bol bol yürüdük, bol bol fotoğraf çektik. Fotoğraf çekme işi bizim grupta ayrı bir meseleydi. Bir arkadaşımız her karede herkesin düzgün durmasını isterdi, bir diğeri tam fotoğraf çekilecekken gözlerini kapatırdı, ben de bazen manzaraya bakacağım diye fotoğrafın yarısında kalırdım.
Sonunda hepimizin içinde olduğu bir fotoğraf çekmek için epey uğraştık. Ama en güzel kareler, kimsenin hazır olmadığı anlarda çekilenler oldu. Birinin kahkahası, diğerinin şaşkın bakışı, hepimizin bir anda aynı yöne dönmesi… Yıllar sonra albüme baktığımızda bizi en çok güldürecek fotoğraflar muhtemelen onlar.
Tur boyunca elbette her şey kusursuz ilerlemedi. Bir yerde buluşma saatini yanlış anlayan oldu, bir yerde alışverişe dalıp gruptan geride kalan… Bir arkadaşımızın ayakkabısı uzun yürüyüşe dayanamadı; bir başkası menüde ne yazdığını anlamaya çalışırken sipariş ettiği yemeğin bambaşka bir şey çıkmasına şaşırdı. Bir gün de hepimiz aynı sokakta yürüdüğümüzü sanırken kısa süreliğine iki gruba ayrıldık. Telefonlar açıldı, konumlar gönderildi, sonunda herkes yeniden buluştu. O sırada bir arkadaşımız, “Öğretmenlikte sınıf gezisine çıkardık, çocukları sayardık; şimdi kendimizi sayıyoruz,” dedi. Doğrusu haklıydı. Yıllarca öğrencilerimizi sıraya dizip eksik var mı diye kontrol etmişiz, şimdi aynı alışkanlıkla birbirimizi göz ucuyla sayıyorduk.
Ama hiçbir aksilik günümüzü bozacak kadar büyümedi. Çünkü başımıza gelenleri büyütmek yerine birlikte gülmeyi seçtik. Birimiz yorulduğunda biraz oturduk, biri bir yeri görmek istemediğinde başka bir plan yaptık. Kimse herkesi kendi istediğine uydurmaya çalışmadı. Bence arkadaşlığın en güzel taraflarından biri de bu: Her zaman aynı fikirde olmak değil, farklılıklarımızla da yan yana durabilmek.
Floransa’ya geçtiğimizde şehir bizi başka bir güzellikle karşıladı. Roma’nın hareketliliğinden sonra Floransa’nın sokaklarında dolaşmak, sanatın ve tarihin içinde yürümek gibiydi. Binaların ayrıntılarına, köprüye, meydanlara, küçük dükkânlara bakarken zaman zaman birbirimizi bekledik. Ben bir vitrinin önünde durup bir şeyi incelerken arkadaşlarım birkaç adım ilerliyor, sonra dönüp “Nermin, geliyor musun?” diye sesleniyordu. Ben de “Geliyorum, acele etmeyin; bu şehir yarın da burada olacak,” diyordum.
Bu cümleyi birkaç kez tekrarlamış olabilirim. Çünkü turlarda insan her şeyi görmeye çalışırken bazen gördüğü hiçbir şeyin tadını çıkaramıyor.
Bir yerden diğerine yetişmek, fotoğraf çekmek, rehberin anlattıklarını kaçırmamak derken insanın kendisine ayırdığı zaman azalıyor. Oysa bir meydanda oturup etrafı seyretmek, bir kahvenin tadına varmak, arkadaşınla iki laf etmek de gezinin bir parçası. Biz bunu zamanla öğrendik. Artık gençlikteki gibi her yere ilk önce varmak, her şeyi eksiksiz görmek gibi bir derdimiz yoktu. Gördüğümüz yerlerin bize ne hissettirdiği daha önemliydi.
Milano ise yolculuğumuzun başka bir durağı oldu. Daha hareketli, daha şehirli bir havası vardı. Vitrinlere bakanlarımız, alışveriş yapmak isteyenlerimiz, “Ben sadece bakacağım,” deyip elinde poşetle çıkanlarımız oldu. Ben de kendime bir şey almayacağıma söz vermiştim ama küçük bir dükkânda gördüğüm bir mutfak eşyası aklımı çeldi. “Evde buna benzer bir şey var mı?” diye düşünürken arkadaşım hemen cevap verdi: “Vardır Nermin, ama bu İtalya’dan!” Bu açıklamayı yeterli bulup alışverişimi yaptım. İnsan bazen bir eşyayı değil, o eşyanın arkasındaki hatırayı satın alıyor galiba. Eve döndüğümde onu kullandıkça bu yolculuğu hatırlayacağımı biliyordum.
Gezinin sonlarına doğru hepimizde tatlı bir yorgunluk birikmişti. Ayaklarımız ağrıyor, sabahları otelden çıkarken biraz daha ağır hareket ediyor, akşamları yemek masasına oturduğumuzda günün en komik olaylarını yeniden anlatıyorduk. Aynı hikâyeyi ikinci, üçüncü kez dinlesek bile yine gülüyorduk. Çünkü bazı anılar anlatıldıkça eskimiyor, aksine güzelleşiyor.
Bir akşam yemekten sonra otururken konu eski günlere geldi. Yıllar önce aynı okulda çalıştığımız zamanları, öğrencilerimizi, öğretmenler odasında içtiğimiz çayları, sınav kâğıtlarını okurken birbirimize nasıl yardım ettiğimizi konuştuk.
O günlerde hepimizin ayrı ayrı sorumlulukları, yetiştirmeye çalıştığı işleri, eve götürdüğü yorgunlukları vardı. Çocuklarımız küçüktü, ailelerimizle ilgili telaşlarımız vardı. Bir gün emekli olacağımızı biliyorduk ama emeklilik geldiğinde böyle bir masanın etrafında oturup başka ülkelerdeki sokakları konuşacağımızı, yılların içinden geçip hâlâ birbirimize anlatacak hikâyeler bulacağımızı belki de hiç düşünmemiştik.
O akşam içimden geçenleri arkadaşlarıma uzun uzun anlatmadım. Bazen insanın hissettiği şeyleri söylemesine gerek olmuyor. Bir masada yan yana oturmak, aynı şeye gülmek, yorulunca birbirine kol vermek, kaybolduğunda birbirini aramak yetiyor. Yıllar insanın yüzünü, alışkanlıklarını, yürüyüşünü değiştiriyor ama arada gerçekten kurulmuş bir bağ varsa onu kolay kolay silemiyor.
Bodrum’a dönerken yolculuğun başındaki rötarı bile özleyeceğimizi söyleseler inanmazdım. Oysa dönüşte hepimizin aklında bir sürü küçük anı vardı.
Yanlış siparişler, karıştırılan buluşma saatleri, kaybolan bir dükkân poşeti, bitmek bilmeyen fotoğraf çekimleri, birimizin diğerine uzattığı su şişesi, yorulunca verilen kısa molalar…
Büyük bir sorun yaşamadık belki ama her şeyin kusursuz olmadığı bir yolculukta da ne kadar güzel vakit geçirilebildiğini gördük.
Belki de uzun zamandır yazmamış olmamın ardından şimdi bunları anlatmak istemem de bundandır. İnsan bazen günlük telaşların içinde kendisine iyi gelen şeyleri erteliyor. Bir arkadaşını aramayı, bir yere gitmeyi, yıllardır aklında olan bir planı gerçekleştirmeyi… Hep başka bir zamana bırakıyor. Oysa hayatın bütün işlerini bitirip sonra yaşamaya başlayacağımız bir gün olmayacak. Her zaman yapılacak bir iş, düşünülecek bir mesele, yetişilecek bir yer bulunacak.
Biz bu yolculukta yalnızca İtalya’nın şehirlerini gezmedik. Birbirimize yeniden zaman ayırdık. Gençliğimizin bir parçasına dokunduk, eski günleri hatırladık, bugün hâlâ yan yana olabildiğimiz için sevindik. Üstelik bunu yapmak için bütün sorunların çözülmesini, herkesin tamamen rahat olmasını ya da her şeyin planlandığı gibi gitmesini beklemedik.
İyi ki de beklememişiz.
Şimdi dönüp baktığımda aklımda yalnızca Roma’nın meydanları, Floransa’nın sokakları ya da Milano’nun vitrinleri kalmadı. En çok, yıllardır tanıdığım arkadaşlarımla aynı masada oturup gülmek kaldı. İnsan belli bir yaştan sonra bazı şeylerin kıymetini daha iyi anlıyor. Yeni yerler görmek güzel, yeni şeyler öğrenmek güzel ama bütün bunları sevdiğiniz insanlarla paylaşmanın tadı bir başka.
Dostluk da biraz böyle bir şey sanırım. Her gün görüşmek zorunda değilsiniz. Her konuda aynı düşünmeniz de gerekmiyor. Bazen aylarca kendi hayatınızın telaşında kalırsınız ama bir araya geldiğinizde kaldığınız yerden devam edersiniz. Birlikte geçmişe gülersiniz, bugünü paylaşırsınız, geleceğe dair yeni planlar yaparsınız. Ve içinizden, “Bir dahaki sefere nereye gitsek?” diye geçirirsiniz.
Ben şimdiden bir sonraki yolculuğu düşünmeye başladım bile. Tabii önce arkadaşlarla konuşmam, tur seçeneklerine bakmam ve bavulumu biraz daha akıllıca hazırlamam gerekiyor. Bu sonuncusunu başarabilir miyim, pek emin değilim.
Ama olsun.
Bazen insanın bavulunda biraz fazla eşya bulunması, yolculuğunda birkaç aksilik yaşaması ya da planlarının değişmesi dünyanın sonu değil. Yeter ki yanında gülebileceği, yorulduğunda yaslanabileceği, yıllar sonra bile aynı sıcaklıkla “Nermin, hadi gel!” diye seslenecek dostları olsun.
Uzun bir aradan sonra yeniden yazarken size anlatmak istediğim de tam olarak buydu: Hayatın güzelliği her şeyin kusursuz gitmesinde değil, kusursuz gitmeyen şeylerin arasında bile birlikte gülebilecek insanlar bulabilmekte.
Dostlukla geçen zaman, insanın ömrüne eklenen en güzel yolculuklardan biri.
Ben bu kez İtalya’dan biraz yorgun, bol fotoğraflı ve içi güzel hatıralarla dolu bir bavulla döndüm. Umarım hepimize, bir gün bavulumuzu hazırlayıp yeniden yola çıkma hevesi veren dostlarımız eksik olmaz.







İnsan geçmişin o tanıdık sesini ve yıllara meydan okuyan dostlukları ertelemekten vazgeçtiğinde, hayatın en güzel yolculuğu aslında hiç planlanmamış anlarda mı başlar?
Yazı, uzun bir aranın ardından kaleme alınan samimi bir seyahat anısı olarak öne çıkıyor. Yazar, İtalya turu ekseninde uzun yıllara dayanan dostlukların hayatın akışı içindeki kıymetini sade bir dille aktarıyor. Planlardaki küçük aksiliklerin ve beklenmeyen durumların, doğru insanlarla bir aradayken nasıl neşeli anılara dönüştüğü vurgulanıyor. Emeklilik dönemindeki günlük telaşlar ile geçmişteki anıların dengeli bir sentezi sunulurken, mekân tasvirlerinden ziyade insanî bağlar ve paylaşılan anlar ön plana çıkarılıyor.