ESKİDEN
Meleklerin de araya katıldığı koyu bir sohbet başladı yeryüzünde. Meleklerin yeryüzüne indiği nadir anlardandı… Yapabileceğimiz bir şey var mı diye sormaya gelmişlerdi, kalmaya karar verdiler uzun bir süre…
Değişik bir şeyler söylemek istedikleri belliydi,
Sessiz sözsüz oturdukları rahat yerlerinden onları dünyaya çeken bir şey vardı…
İlk sözü ben aldım;
Evrenlerin genişlediğini biliyoruz, galaksilerin birbirinden uzaklaşması gibi, değişik bir sessizlikle uzaklaşıyoruz birbirimizden… ama öte taraftan da sanki yaklaşıyoruz birbirimize…
İleriye değil, geriye doğru çekiliyoruz sanki…
Yolda rastladıklarımız duygulandırıyor bizi… Taaa çocukluğa kadar uzanan yıllara dönüyoruz.
Zamanda yolculuk gibi bir şey bu…
Uzay boşluklarında salınan “dostluklar”a çarpıyoruz. Annemizin sesine, çocukluk oyunlarımıza, babamızın işten dönüşüne rastlıyoruz.
Şehrin fonunda hüzzam makamında bir şarkı çalıyor… Müjganla biz ağlaşıyoruz.
(Müjgan’ın kirpik olduğunu öğrendiğimden beri şarkı da ayrı bir anlam kazanıyor benim için)
Bir kır gezisi… çocukların nedense elele tutuşup gezindiği o yerlerdeyim tekrar… resim gibi bir tadı var, çocukluğum gibi kokuyor ama sanki başka bir gezegendeymişim gibi de…
Eskiden “eski yıllar” dediğimiz her şey tekrar eskimiş sanki…
Kağıt mendilin olmadığı, suların bile özgür olduğu, damacanalara hapsedilmediği… çeşmeye ağzını dayayıp su içer gibi dendiği yıllara iniyorum.
Sobanın çıtırtısını duyuyorum…
……
Dertsiz, tasasız, neşeyle geçen yazlar olurdu bahçelerde. Adına “eski yazlar” denirdi.
Şimdi iki tane “eski” var…
Bir “eskiden”, bir de “eskiden de eski’den”…
Bazı hatıralar geride kalınca güzelleşir ama en eskidekiler sisler içinde… gerçekliğine tamamen emin olunamayan…
ve arşiv yanıyor
ve yağmur yağmıyor bir türlü…
Ankara’nın kışları,
çıtırtısı sobanın,
üstünde kurusun diye asılmış bir iki çamaşır…
Bahçeler…
Çocukluğumun en güzel hediyesi, bahçeli evde büyümek saadeti.
Kiraz ağacının tepesinde oturabilmek…
Üstünde üç çeşit elma olan ağacın dallarında keşfe çıkmak…
çocukluk arkadaşımla ağaçlara kurduğumuz evlerde oturup, dibine yığdığımız sonbahar yapraklarının üstüne, dünyanın en yumuşak döşeğine atlar gibi atlamak…
Bazı evler gökyüzünde kurulmuştu…
Mavi…
Yıldızlı…
Sabahı güneşli…
Bazı insanlar gökyüzüne daha yakındı o yüzden…
Bazı manzaralar gökyüzünden seyredilirdi…
Çocukluğum ve de gençliğim hâlâ gözlerimin önünde eski bir sandal gibi sallanıyor.
O zamanlar sükseli geliyordu tabi.
Birinci eski’de
herşey sıcak,
hiçbir şey soğumamış.
İkinci eski’deki şeyler ise ufkun ötesinde kalmış
rüyaya benzer bir şey olmuş yaşadıklarımız sanki…
Lavanta kokulu bir mahalleden bahsetmek… artık modası geçmiş bir elbise giymek gibi…
Hoşça kal eskiler
Hoşça kal gençliğim
Hoşça kal çocukluğum
Hoşça kal içimdeki gizli geçitler…
Hoşça kal patika yollar…
Herkes bir gün öğrenir patika yolları…
Şu anda sıçrayan dünyanın üstünde tutunmaya çalışıyorum, mahzene attım eskiye ait olan herşeyimi…
ve mahzene giden yolları unuttum…
Nereye aittik biz?
Eskiden de var mıydık?
Evler gökyüzünde miydi sahiden? Ayaklarımız mı yerden kesilmişti yoksa?
Şimdi neredeler?
Hava alamıyorum, gökyüzü kaybolmuş sanki…
Eski havalar nasıldı,
ya en eski havalar?
Eskiden… zor günler de oldu elbet… ama hükümsüz kaldılar…
Herşeye rağmen güzel bir aşk kaptım bu hayat yolculuğunda….
ama…
“Selvi Boylum Al Yazmalım” aşklardan bahsetmek de eskidi artık…
“O ağacın altını” otlar bürüdü…
Yolculuk nereye bu saatten sonra, nereye evriliyoruz? Yola devam edebilecek miyiz? Neyle? Kimlerle? Nasıl?
Halbuki hiçbir yere ait değiliz.
Hiçbir yere ait değil miyiz gerçekten?
Vatan diye bildiklerimize ne oldu?
İçimde şehrin bütün sessizliği varken nasıl şarkı söyleyebilirim ki…
ve içimde şehrin en eski gürültülerini taşırken, nasıl bir kenara çekilip ölebilirim ki…
Artık masalar insansız…
Yüreğimin masasında kadeh tokuşturan iki sevgili kaldık… birazdan yola çıkacakmışım gibi heyecanlı, hüzünlü, yorgun ve hevesli..
habire konuşuyordum…
yolcu bendim, sen orada kalıyordun…
Başka türlüsü de olmazdı zaten…
Biri giderken biri kalmalıydı…
eskiye sahip çıkmak için….
Eski diye bir şey olmayacak olsa da, birinin yıkılan duvarların altında kalması lazımdı…
Yolcu bendim, sen duvarların altında kalıyordun…
(Sen hep alkış almak istersin, kahraman olmak…)
Uzaklardan bir dost sesi duyulur bazen sessizliğin ortasında…
Sırayla gelirler
okuduğumuz kitaplar
dinlediğimiz müzikler…
içimizde onların kederi buruk tadı
duvarda kocaman saman kağıdı sözlerimiz…
güzelliğimiz…
gençliğimiz…
ikide bir gelip hatırlatırlar eskiyi…
Beni yollara düşürecek bir şarkı lazım şimdi
Eskilere götürecek…
Eski’ye giden bütün seferler iptal edildi oysa… köprüler yıkıldı… deniz kabardı… şarkıların notası eksildi… eskiler bir buluta binip gittiler… herşey eskidi… herşey çok eskidendi…
Ben bir rüzgâra takıldım ve yola çıktım yine de…
Bir de ne göreyim…
yıllar önce geldiğimiz noktaya geri dönmüşüz…
Eskiden de eski zamanlarda boşa yaşamışız… boşa gülmüşüz…
İçime oturdu bu …
sonra ben sustum…
melek başladı konuşmaya….

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


