YANARDAĞ VE DİBİNDEKİ AKARSU
Hazırlanıp evine gidenlerin özlemi
Kalbimin ateşine benzin döker, döne döne tutuşurum…
Havadaki nem oranı hızını kesebilir mi acep göğe yükselen alevlerin
(göğe yükselen her ne varsa, her kim varsa lütfen geri dönebilir mi)
bazı ayrılıklar vakumlar insanın nefesini boğum boğum…
dere… tepe… dağ…
(akar-sular, yanar-dağlar)
bu dağlar kezzap atıyor yer’in yüzü’ne…
(yanardağlar)
o nasıl bir kader, o nasıl bir isim (onun payına da düşen bu); yanar-dağ
hem kocamansın, hem ateş ateş ağlıyorsun, ürkütüyorsun
başı dumanlı, başı karlı dağlara inat lanetlenmiş gibi için için yanıyorsun, yanına kimseler gelemiyor, ama sanki göklerden kulağına ezan okumuşlar; Ya-nar-dağ
(ağlama!)
(akma!)
rota bulundu…
Bugünün rotası yarını çizmez… Zaman herşeyi tertemiz siler süpürür.
Matematik kadar net, edebiyat kadar çok…
İlla ki pürüzlenir ilişkiler
Bütün iş samimi olmakta, hatta samimi olacağım diye samimiyetsiz olmamakta
Aşk’ın içinde ayrılıktan kurulmuş yeni bir yapı
Kısa kısa, ecel ecel…
kaçışlarımın bahanesi deniz, orman, karayolu… ilk muharebede savaş alanını terketmedim, bi kaç sefer ateş açtım, mermim bitti…
arada kalmak korkutur insanı…
bu yüzden
uzaklaştırma verdim kalbine…
Mevzu bu kadar sade…
Bilen konuşsun
Söylediğin de kalbe tesir etsin
(Sır)
sır kalpte misafirdir
(Kalp)
kalp vücudun en bereketli yeridir,
(Beyin)
beyin bilgi dolu
kalp ise hâl…
(hâl’imi görmüyor musun)
Tam da burada soru sormak isteyen var mı?
kendime koyduğum yabancılık sınırını geçmek mi istiyorsun?
vurulmak mı istiyorsun,
tel örgülere çarpan kuş gibi çırpına çırpına ölmek mi istiyorsun?
“Şuan” denilen şey burada mı?
Geçmişe takılanlara, geleceğe yatırım yapanlara sormak istediği bir şey var mı?
İnsanın aşk’a hasreti hiç mi bitmez
(içindeyken anlamadığın şey bu… elini ateşten çek de bir gör)
burda, içimde bi sorun var, trafik karıştı, kılcaldamarlarda da isyan başladı
Her yerde korna sesleri…
gözlerim bakıyor sade…
senden gelen nane aromalı bakışları ve cümleleri içime çekiyorum, ferahlıyorum… tüm hücrelerimi dolaşıyor, kanıma karışıyor…
sükuta eriyorum.
Geçmiş
Gelecek
Kader
(sorusu olan var mı? bir daha sormayacağım bak)
Gün gelir içindeki yabancıyla tanışır insan
(Bir rüzgârdı ömür… es’ti geçti) (es vermek)
kanat mı daha güçlü, rüzgâr mı?
Kimsenin bilemeyeceği şeyler…
özlemin buruk tadı ya da kavuşma’nın ihtişamı
(seçme… geç)
Gözlerimde bekleyen gözyaşının yorgunluğu…
Göz kırptım içime, döküldü bir bir
eski günler,
ana-baba yadigârı tad
ve de
çocukluğumun arka mahallesini kalbime dövme yaptırdım…
Bir diğer adı aşk olan candamarından yürüdüm
her şeyin tersi de başına gelebilir insanın
ya öyle ya da böyle
seçme geç üstünden atla
Gökyüzü yanına inmişçesine
içine çektiğin havanın, içinde bir anafora dönüşmesi…
bütün duyguları
ve sesleri
ve sözleri
bir koni gibi birbirinin çevresinde döndürmesi
ve eski bir şarkının araya karışan melodisi
leylaklar tüter burnunda hepsinin tam orta yerinde, sokağın başında
içimdeki söz dalgalarının kıyıya vurup geri çekildiği vakitlerde
Gözlerinin içi’ne bakmak, öyle ciddi bir yol ki, uzun bir yolculuk
yol bitmesin, yolculuk bitmesin…
içimin dallarından bahar hiç gitmesin,
hep hep tomurcuğa dönüşsün, bir daha bir daha açsın
gençliğimiz yaşlanmasın…
(kışa az kaldı diyenlere inat, odunsuz kömürsüz bekleyeceğim,
gelsin… kaskatı duracağım, dona dona öleceğim)
denize atsınlar beni…
denizin dibindeki karatoprağa gömsünler…
sulamak derdi olmasın diye (başka bi derdim yok)
Yol bitti, yolculuk bitti…
oysa daha hedefe varmadık…
(hedef denilen şey ne ola ki?)
Kiminin cebi doludur, kimininse hayatı
benim hem kalbim dolu, hem gözlerim söylemesi ayıptır
kalbim hâl, gözlerim yanar-dağ
her şeyi yaşatmak isteği satırlar arasına gizleyerek…
ölmek üzere olan tüm duyguları uyandırmak suni teneffüsle…
“İyi misin?
Bu iyi hâlin mi?
Daha iyi hâllerini gördük”
sorusu içinde kalanlar şansını kaybetti, sınav bitti, kağıtları topluyorlar…
(sormasak anlatmayacak mıydın?)
gelsin suni-teneffüs; önümüzdeki sınavlara bakacağız artık…
(o kadar da karamsar olmaya gerek yok, mezuniyet yakında)
içimde tüm heybetiyle bir yanardağ oturuyor, püskürmezse yana yana kül olacağım
püskürürse olan akarsuya olacak…
ateşler akıyor, akarsu akıyor, hayat akıyor, emek akıyor, yol akıyor, herşey akıyor; ya ateş gibi ya su gibi
ateş ve su
ateş ile su
bilmece, bildirmece, dil üstünde kaydırmaca
içimin dışında herkesi kandırmaca… (su’ya kanmak gibi)
dil bir bilinmez, kalp bir derya deniz, kaynıyor, dil’in altındakiler üstüne çıkıyor, üstüne çıkarken yolda değişiyor, dönüşüyor, kalp herşeyi biliyor, şaşıyor… dil bir ateş, kalp bir su oluyor…
dil’in diliyle, kalbin dili hiçbir zaman aynı olmuyor…
SU’S ARTIK!

Mevsimlerin kızı Eylül…
Eylül’ün ise en bebek saati…
Ankara’da…
Bir Seher Vakti doğmuşum…
Çok seher vakitleri görüp günler devirmişim,
Büyümüşüm, büyürken düşüp kalkmışım,
Hayatı sevmişim herşeye rağmen,
Hayatın bir okul olduğunu, sevinçler, kederler, başarılar, başarısızlıklarla dolu, ama herşeyin geçici olduğunu görmüşüm…
Geçici olan bir çok şeyi yazarak kalıcı kılmışım, yazmayı ve okumayı çok sevmişim..
Ne yaparsam yapayım aşk’la yapmayı seçmişim… dil’den değil kalp’ten olsun diye cümlelerime çok özen göstermişim.
Sevmişim, sevilmişim, en çok aşk’ta takılıp kalmışım… evlat tatmışım, iyi evlat olmaya çalışmışım, vatanımı, bayrağımı çok sevmişim… İstanbul’a hayran kalmışım, böylece şehirlerin en güzelinde yaşamayı seçmişim…
Halen dostalarımın ve ezelden beri var olduklarını düşündüğüm dostluklarımın tadını çıkarmaktayım…


