Şimdi yükleniyor
×

BİR GÖZYAŞI HİKAYESİ

Bu Yazı 5 dakikalık okuma süresine sahiptir.

ajax-loader-2x BİR GÖZYAŞI HİKAYESİ

Sakız Hanım anlatıyor…

Sevdiğim,
Ezelim,
Ah benim ebedim…
Bir gül ki, gülsün kalbim.
Haydi! Yüzümüzü denize dönelim…


Gül sen, gülsen ne olur?
Bir damla gözyaşına, 
Dökülür yaprağım, dalım paramparça olur.
“İyidir ağlamak” dersin ama,
Gözyaşını silemem, gelemem, halim ne olur?
Onların da niyetleri kötü değil bilirim
Sevdiğim sen yaralanma isterim
Bilirim sen ağla, şifa ol isterler ama
Şu sevdiğin dayanamaz buna 
Bir gül ki, gülsün yıllanmış kalbim
Sarılamıyorum sana, yanıyor içim
Artık hep mutluluk gözyaşı dileğim
O zaman…
Aynı gökyüzü altında, yüzümüzü denize dönelim…

Bir varmış, bir yokmuş diye başlayacağım ancak, olmadığımız bir zaman yoktu sanki. “Ölümsüz” diyorlar bize, hatırlamıyorum ne zaman çocuktuk ne zaman genç. Yaşlı da hissetmiyorum aslında, öyle diyorlar, için için kızıyor muyum? Evet… 

Ah be canım… Kaç acı çektik, kaç kere yenilendik? Ama hep birbirimizi sevdik, hiç vazgeçmedik. Bilmeyenler ayırmaya kalktı, bilenler durdurdu, ne zaman açıldı gözüm bilmem ama ilk seni gördüm, var ise bir son, hep söyledim, son gördüğüm de sen ol istedim.

Denizin karşısından gelmiştik buraya. Arkadaşlarımızın, dostlarımızın yanından aldılar, ölürüz sandık… Olmaz dedik, bu topraklar bize uymaz dedik. Burada çok yıllardır yaşayan yeni dostlarımızın yanına bıraktılar seni ve beni, bir öğlen vakti. Ölmek dert değil, bir daha birbirimizi görememek ürküttü bizi.

Dostlar duydular ki kendimize ağıt yakarız, öleceğimizi sanırız. “Durun” dediler, “Üzülmek yok. Biz ezelden tanışız. Araya deniz girmeden, hep beraber yaratılmışız. Hava aynı, toprak aynı, içtiğimiz su, güldüklerimiz, ağladıklarımız aynı. Doğa, araya denizi koydu, herkes sandı memleket farklı, ama biz aynı iklimin ayrılmaz dostlarıyız.”

Doğruymuş… Bir kaçımız sonradan gelse de dostlar hep burada yaşamışlar. Bizi de aralarına aldılar. Sayamadığımız kadar yıl geçti üstünden. Buralı olduk, tarih olduk, dost olduk, aile olduk…

Ah be canım… Hatırlar mısın? Ne kadar zaman önceydi? Genç bir çocuk vardı. Aziz diyorlardı, ne işkence görmüştü Romalı askerlerden, sonra gece düştüğünde, senin arkana saklanmıştı. O ağladı, gururdan ağladı, acıdan ağladı. Ben içime ağladım ama sen… Ah sen… O gece gözyaşlarınla yıkandın. 

İşte, o gecenin sabahında fark ettiler seni. Gözyaşlarına o zaman dokundular. Anlayamadılar… Bilemediler, nedir bu kadar güzel kokan… Biraz tedirgin, birer parça ağızlarına attılar o kristal gözyaşlarını, şaşırdılar kaldılar. Birbirlerine baktılar, tanıdık, tanımadık herkese haber saldılar.

Sonra da yüzyıllarca hiç dinmedi gözyaşların, sevinçten de acıdan da ağladın.

Vazgeçmeden sevdik biz, birbirimizi, bu üzerinde durduğumuz toprağı, dokunamasak da havasını içimize çektiğimiz, sevinçte de kederde de yüzümüzü dönüp seyrettiğimiz denizi, dallarımıza doluşan bin bir tür kuşu, mevsimleri, rüzgarları, yağmuru, çamuru, güneşi, en çok da gölgemizde serinleyen insanoğlunu…

Karşı adada “Mastic Tree” diyorlar bize, burası memleketimiz Çeşme’de ise “Sakız Ağacı”

Her iki yakada da “Ölümsüz Ağaç” … Tıpkı kadim dostumuz zeytin gibi…

Neler yaşadık, kimi zaman cahillerin eline düştük, yüzümüze bakılmadı. Gün geldi kestiler, biçtiler, ısınmak için kullandılar bizi. Gün geldi sıcaktan çıkan yangınlarla yandık.  Bazen de insanlar yaktı kardeşlerimizi, aldırmadan, bir parça toprak üstüne iki tuğla koymak için. Pes etmedik, o yüzden “ölümsüz ağaç” diyorlar bize, yeter ki kalmış olsun kökümüz toprakta. Kesmeleri de kâr etmedi, yakmaları da. Biz yine, yeniden hep yeşerdik. Hem de öyle inatla yeşerdik ki, kışta bile yeşil kaldık, yaprağımızı dökmedik.

Bir erkek bir dişi olmamız gerektiğini öğrenince insanoğlu, ayırmadı bizi sağ olsun. Yüzyıllar içinde yüzlerce, belki binlerce evladımız oldu. Kimi dallarımızdan, kimi benim verdiğim o kırmızı tohumlardan. Ben pek ağlayamadım dışıma, insanoğlunun dişisinin tersine. Yaradılışım böyle, “göz yaşın akmayacak, çocuklarına saklayacaksın gücünü” dedi Allah. Arada birkaç damla sızsa da gövdeme pek göremedi kimse, ağladım hep içime içime, gizlice. Benim yerime sen ağladın sevdiğim. Saklamadan, utanmadan, sevgiyle, gururla. Çizikler attılar gövdene, sen ağla diye “nakış” dediler adına da. Gönlünü almak için “Altın Damlayan Ağaç” dediler sana, hiç darılmamıştın o nakışlara oysa, canın acısa da yansa da. Sen ağlamayı hep sevdin. “Bir faydam var şu dünyaya” dedin hep sevindin. Kış aylarında yaralarını iyileştirdin, yaz ayları gözyaşı ayların oldu. Topladılar göz yaşlarını, o çok sevdiğimiz denizimizin tuzunda yıkadılar sonra. Sularına, kahvelerine, lokumlarına, içkilerine, reçellerine, kurabiyelerine koydular, sen çocuklar gibi neşe doldun, sevinç gözyaşlarını sundun. Ağladın, şifa oldun, ilaç oldun kimi zaman midelerine, kimi zaman dişlerine, kimi zaman da yaralarına. 

Bir zamanlar ne kıymetliydik. 

Osmanlı bizi kimselere vermek istemezdi, ayrıca mutfağında kullanmayı da ne çok severdi. Hatırlar mısın o Osmanlı Paşasını? Neydi adı? “Amcazade Hüseyin Paşa” Sakız Adası’nın Osmanlı’da olduğu zamanlardı. Nasıl da severdi bizi, hatta bizim çocuklardan birkaç tanesini alıp İstanbul’a bile götürmüştü. Halâ, haber geldiğinde ne çok seviniriz onlardan. Tuzla, Kadıköy, Üsküdar’da yaşarlarmış. Hatta bir tanesinin ismi de Acıbadem’de bir mevkiine verilmiş. Ancak, havasından mı? Suyundan mı? Orada senin gibi dökemezlermiş erkek evlatlar gözyaşlarını.

Ah be canım… Bir dönem gerçekten üzüldük, unutulduk…

Vazgeçmedik, yapraklarımızla konuştuk, mis gibi koktuk, aynı suyu paylaştık, köklerimiz ellerimiz oldu, hep toprağın altından birbirimize dokunmaya çalıştık. Aile olmayı hep sevdik, dostlarımızla yaşadığımızda çok neşeli, uzak kaldığımızda keyifsiz, verimsiz, cansız olduk. 

Sonra… Tekrar hatırlanır, konuşulur olduk. Devamı gelecek mi? Bilemedik… Bekledik sabırla…

İşte şimdi sana bir haberim var bugün… Birkaç ailenin bizleri sevdiğini, bizlerden vazgeçmediğini, Çeşme ve Urla’da büyük arazilerde bizleri yetiştirmeye başladığını duymuş ve çok mutlu olmuştuk ya… Sıkı dur büyük haber: Devamı da gelmiş. Koruma altına alınmışız, binlerce evladımız olmuş kollarımızdan, dallarımızdan, tam da sevdiğimiz gibi hep kalabalık olacakmışız. Bize yeniden sahip çıkmış buralılar sonunda. Demişler ki “Seviyoruz, değerinizi biliyoruz… Madem bu doğanın, bu iklimin ağacısınız, kalın, çoğalın dilediğinizce burada… Artık sevinç gözyaşlarınız dökülsün sadece, yaşayın mutluca” 

Ah be canım
Ölümsüz aşkım
Altın gözyaşlım
Bundan sonra
Yeniden bu topraklarda,
Hep sonsuza
Hep sonsuzluğa…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Genel oy oranı / 5. Oylama Durumu

Şu ana kadar değerlendirme yapılmadı! Bu gönderiye ilk değerlendiren siz olun.

Bu yazıyı beğendiğinize göre...

Bizi sosyal medyada takip ediniz.

Bu yazı size hitap etmediği için üzgünüz!

Kendimizi geliştirelim!

Hoşunuza gitmeyen noktalar neler oldu?

Abone Olun
Bildir
guest
10 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Özge Kayıt
Özge Kayıt
19 Şubat 2024 08:47

Sakız ağacını bu şekilde anlatan bir yazı daha olduğunu sanmıyorum. Harika bir anlatım ve hikaye.

msgaye
msgaye
3 Şubat 2024 09:33

Ufacık minicik bir blog ama her paylaşım insanın içini ısıtıyor. Nasıl güzel bir anlatım, keyifle okudum, kaleminize sağlık

BEAD
BEAD
3 Şubat 2024 09:31

Şiir gibi, gerçek aşk hikayesi gibi mükemmel bir anlatım.

Gülseher Türkdönmez
Yazar
2 Şubat 2024 18:56

Simlacanım ne kadar güzel, ne kadar hoş bir yazı yazmışsın. Böyle bir hikaye nereden aklına geldi. Bayıldım valla. Şiirsel bir tatla bilgilendirdin bizi. Eline emeğine sağlık

Şale Köse
Yazar
2 Şubat 2024 17:36

Yoğun duygular taşmış her satırından.

Okumaya Değer
..:: KIŞ MEVSİMİ ::.. Ve böylece…Bir kış günü yazar olmaya karar verdim, gittikçe şiddetini arttıran harf taneleri doldu koynuma. Okur-yazar…
10
0
Yorumlarınızı merak ediyoruz.x