Çocuklar Büyüyor, Biz Ne Zaman Yaşlanıyoruz?

Geçenlerde torunlarımdan biri durup dururken gözümün içine bakıp sordu:
“Anneanne, sen gençken telefon var mıydı?”
Bir an kaldım öyle. Ne diyeceğimi bilemeyip bir süre yüzüne baktım, sonra da başladım gülmeye.
“Vardı tabii,” dedim, “vardı ama cebimizde değildi.”
Bu kez şaşırma sırası ondaydı.
Çocukların dünyası gerçekten bambaşka. Bizim için hayatın sıradan bir parçası olan şeyler, onların gözünde masal gibi. Telefonun salonun bir köşesinde sabit durduğunu, arayanın kim olduğunu anlamak için ahizeyi kaldırmak gerektiğini ya da televizyonda kanal değiştirmek için ayağa kalkmamız gerektiğini anlatınca, sanki başka bir gezegenden bahsediyormuşum gibi dinliyorlar.
Ama torunum gittikten sonra o soru kafama takıldı. Çocuklar büyüyor… Torunların boyu uzuyor, kızlarım kendi hayatlarının telaşında, yıllar önce elimden tutup sınıfa soktuğum o küçük çocuklar şimdi kendi çocuklarını okula götürüyor.
Peki, bütün bunlar olurken biz ne zaman yaşlanıyoruz?
İnsan galiba yaşlandığını kendi üzerinde pek fark etmiyor. Aynanın karşısına geçip “Aha, bugün biraz daha yaşlandım” demiyoruz ki… Sabah uyanıyoruz, kahvemizi demliyoruz, bahçeye çıkıyoruz, markete gidip geliyoruz, çocukları arayıp “Torunlar ne yapıyor?” diye soruyoruz. Hayat bildiğimiz ritminde akıp gidiyor.
Sonra bir gün yolda yürürken, yıllar önceki bir öğrencimiz karşımıza dikiliyor:
“Öğretmenim… Beni hatırladınız mı?”
İşte o an vuruyor zamanın hızı.
Sınıfta öğretmenlik yaptığım yıllarda çocukların büyümesini gün gün izlerdim. Birinci sınıfta kalemi bile tutamayan o minik eller, birkaç yıl sonra kompozisyon yazar, geleceğe dair hayaller kurardı. O zamanlar onların büyüdüğünü sanırdım. Meğer onların büyümesini seyrederken kendi hayatımızın da sessizce akıp gittiğini fark etmezmişiz.
Şimdi aynı şeyi torunlarımda yaşıyorum.
Birinin ayakkabısı dar geliyor, diğerinin saç modeli değişiyor, biri artık söylediğim bir şeye “Anneanne, o iş öyle değil yalnız” diye itiraz ediyor. Bir zamanlar kucağıma sığan çocukların şimdi bana akıl vermeye çalışması hem çok komik hem de insanın içini bir tuhaf yapıyor.
Kızlarımın çocukluk yılları geliyor aklıma… O zamanlar da biliyordum bir gün büyüyüp kendi evlerini kuracaklarını, ama insan o günü gerçekten yaşayana kadar ne hissedeceğini bilemiyormuş. Çocuk büyütürken hep bir sonraki eşiği bekliyoruz: “Şu sınıfı bir geçsin”, “Şu yaşına bir girsin”, “Okulu bitirsin”, “İşe girsin…” Derken bir bakıyorsunuz, çocuklar kendi yollarına gitmiş. Anne-baba olarak arkalarından bakakalıyorsunuz.
İşin ilginç yanı insan kendi yaşını değil, hep çevresindekilerin yaşını fark ediyor. Kızlarımın eski fotoğraflarına bakıp “Ne kadar gençmişim” diyorum. Torunların küçüklük hallerine bakıp “Bunlar ne ara bu kadar büyüdü?” diye şaşırıyorum.
Gördüğüm her eski öğrencide, zamanın hiç kimseyi beklemediğini bir kez daha anlıyorum. Geçen gün yine birine rastladım. Önce yüzünü çıkaramadım, ama sesini duyar duymaz tanıdım.
“Öğretmenim,” dedi, “hatırladınız mı beni?”
Hatırlamam mı…
Ama karşımdaki artık o küçük çocuk değildi. Kendi hayatını kurmuş, meslek sahibi olmuş, yanında da kendi çocuğuyla gezen bir yetişkindi. Birkaç dakika laflayıp ayrıldık. Arkasından bakarken içimden şu geçti: Ben onu zihnimde hep sınıftaki o küçük çocuk olarak tutmuşum. Hayat ise benden habersiz büyütmüş onu.
Belki de yaş almak tam olarak böyle bir şey.
İnsan kendini hâlâ dün kimse o sanıyor. Ama hayat, çevrendeki herkesi yavaş yavaş değiştiriyor. Sonra bir gün çocukların gelip “Anne, sen artık çabuk yoruluyorsun, biraz dinlen” demeye başlıyor. Torunların gözlüğünü takıp seninle dalga geçiyor. Eski öğrencilerin “Öğretmenim hiç değişmemişsiniz!” diyor ama bunu söylerken saçındaki beyazları da gayet güzel görüyorlar.
Ben artık yaşlanmayı eskisi kadar takmıyorum.
Çünkü “yaş almak” ile “yaşlanmak” arasında büyük bir fark var. Yaş almak takvimlerin işi. Yaşlanmak ise insanın ruhunu hayattan çekmesiyle başlıyor. Merak etmeyi bıraktığında, yeni bir şey öğrenmek istemediğinde, “Bizim zamanımız geçti artık” dediğinde yaşlanıyor insan.
Benimse hiç öyle bir niyetim yok.
Emekli oldum diye hayatın kenarında oturup bekleyecek değilim. Okuldan emekli oldum belki ama hayattan emekli olmadım, hâlâ öğreniyorum. Bazen torunlardan teknolojinin püf noktalarını kapıyorum, bazen kızlarımdan dünyanın nasıl değiştiğini dinliyorum. Bazen de Güvercinlik’te bahçeye çıkıp yeni açan bir çiçeğin peşine düşüyorum. Hatta bazen oturup yıllar önce sınıfta yaşadığımız küçücük bir anıyı hatırlıyor, “Dur, bunu bir yere yazayım” diyorum.
İnsanı genç tutan şey tam olarak hayatla olan bağını koparmamak.
Çocukların büyümesini izlemek, aslında bana kendi hayatımı yeniden okuma fırsatı veriyor. Onların heyecanında kendi gençliğimi, telaşlarında kızlarımı, meraklı sorularında yıllar önceki öğrencilerimi görüyorum. Bazen onların dünyayı ilk kez keşfedişlerine bakarken, benim de hayata hâlâ ne kadar dikkatli bakmam gerektiğini anlıyorum.
Çocuklar bize zamanın geçtiğini gösteriyor, evet… Ama aynı zamanda o zamanın hâlâ elimizde olduğunu da hatırlatıyorlar.
Geçmişe bakıp sadece “Ah, ne güzel günlerdi” demekle yetinmek istemiyorum. Güzel günler geride kaldı, doğru. Ama henüz yaşanmamış güzel günler de var. Torunların büyümesini seyretmek, kızlarımla uzun uzun sohbet etmek, akşamüstü bahçeden denize bakmak, yeni bir şey öğrenmek, iki satır yazı yazıp birinin kalbine dokunmak… Bunların hepsi hayatın hâlâ güldür güldür aktığının kanıtı.
Yazın beni ziyarete geldiklerinde yine torunlardan biri geldi yanıma. Bu kez hiç beklemediğim bir şey söyledi:
“Anneanne, sen de bizimle büyüyorsun, değil mi?”
Gülümsedim.
“Evet,” dedim, “ben de sizinle büyüyorum.”
Çocuklar büyüyor, biz de yaş alıyoruz. Ama insanın içinde öğrenmeye, sevmeye, merak etmeye devam eden bir taraf varsa… Sanırım o taraf hiç yaşlanmıyor.
Benim öğretmenliğim de aslında hiç bitmedi. Sınıf değişti, öğrenciler değişti, kara tahtanın yerini ekranlar aldı.
Ama çocuklar hâlâ soru soruyor.
Ben de hâlâ cevaplar arıyorum.






Nermin Hocam, kaleminize sağlık. ‘Yaş almak takvimlerin işi, yaşlanmak ruhun hayattan el etek çekmesi’ cümlesi yazının adeta özeti olmuş. Emekli olabilirsiniz ama hayattan, merak etmekten asla emekli olmadığınız her satırınızdan taşıyor. Yüreğinize, kaleminiz daim olsun.
Nermin Hocam, yüreğinize sağlık. Fransa’nın bu gri, kapalı havasında yazınızı okurken içim cız etti. 16 ve 18 yaşlarında iki çocuğum var. Dün kucağımdaydılar, bugün boyumu geçtiler. Biz kendimizi hiç değişmemiş sanırken, aslında zamanın ne kadar hızlı aktığını onların büyümesinden anlıyoruz. Burada, gurbetin ortasında çok duygulandırdınız beni. Kaleminize sağlık.
Hayatın akışını kendi üzerimizde fark etmek yerine başkalarının büyümesiyle anlamamız ve yaş alırken bağlarımızı korumamız hakkında ne düşünüyorsunuz?
Nermin Y. Coşkuner, zamanın akışını ve nesiller arası değişimi torunundan gelen masum bir soru ekseninde ele alıyor. Yazar, eski öğrencilerinin ve çocuklarının büyürken geride bıraktığı izleri takip ederken, yaş almanın kaçınılmaz doğasını sade ve içten bir dille merkeze alıyor. Hayatın akışı içinde yaşlanmanın takvimlerden ziyade ruhla ilgili olduğunu vurgulayan bu yazı, okura kendi yaşam yolculuğunu ve biriken anılarını sakin bir perspektifle yeniden değerlendirme alanı açıyor.