Şimdi yükleniyor
×

SANA DÜN UZAK BİR ŞEHİRDEN BAKTIM İSTANBUL

Bu Yazı 8 dakikalık okuma süresine sahiptir.

ajax-loader-2x SANA DÜN UZAK BİR ŞEHİRDEN BAKTIM İSTANBUL

Sizde de olur mu? 

Şöyle gözlerinizi kapattığınızda, ruhunuzun başka yerde gezindiği, gözlerinizi açmadan hızlıca ama tadına vararak o sevdiğiniz yerleri gezdiğiniz. Özleminizi, bilmeden de olsa bir nebze giderdiğiniz.

Yıl 1973. İnsan hatırlar mı küçücük yaşlarını, hatırlıyorum işte. Benim tanıdığım ilk İstanbul sevdalısı babam. İlk onun gözünden, onun sevgisinden sevdim bu şehri; Boğazını, denizini, toprağını, havasını, vapurunu, martısını. O mesleği olacak okulu okurken hayran kalmış İstanbul’a ve hiç bırakmamış sevmeyi. Sonradan yetmişlerin başında, iki yıllığına bir daha geldiği şehirde, bu kez yanına beni de almış, o çok yoğun çalışma temposuna rağmen minnacık yaşımda, küçük ama içeriği büyük kaçamaklarda, İstanbul nasıl sevilir, nasıl keşfedilir, nasıl yaşanır hamuruma katmış. İyi ki de öyle yapmış. 

Güzel ülkemin kaldığımız, gittiğimiz bütün şehirlerini sevdik biz. Ama hep dönüp konuştuğumuz, özlediğimiz, her fırsatta kısa da olsa tekrar tekrar geldiğimiz İstanbul oldu. Kana zerk olmuş bir kere.

Ah güzel İstanbul…

Ey şirin İstanbul…

Sen benim canımsın.

Şu arka fondaki müzik sesi size de geliyor mu?

Yıl 2004. Hiç aklımda yokken yeniden buluştuk seninle. 

Ve 2005. Bir yıl işsizlikten sonra, Gülhane Parkı’nın hemen yanında yeni işime başlayışım. Oturduğum yere çok uzak; Boğazın en kuzeyiyle en güneyi arasında gidip gelmek haftada beş gün, ama bir kere bile ah dememek. Her sabah önce tepeden Boğazı görmek, sonra boğaz kenarından yolculuk, sonra şehir içi… Barbaros Bulvarı’nın tepesinden aşağıya doğru inerken totem yapmak. Bu sabah kaç şehir hatları vapuru göreceğim? Kız Kulesi görünüyor mu? (Gördüysem o gün güzel geçecek demektir). Sonra yavaş yavaş tarihi İstanbul’a yaklaşmak, onu karşıdan görmek, Galata Köprüsü’nden de geçerken vapurlara, camilere, Beyazıt Kulesi’ne selam vermek ve tarihi bir mekân olan işyerime varmak. İşyeri odamın camından şimdi Galata Port olan limana hangi geminin, hangi kruvaziyerin geldiğine bakmak, Karaköy’ü karşıdan seyretmek ve Galata Kulesinin yaşlı, dik ve asil duruşuna hayran olmak. 

Her sabah bu inanılmaz şanslı ve güzel tekrarla, bu gördüklerime hiç vazgeçmeden şükretmek…

Sürprizlidir İstanbul. Tepeden bakarken, Karadeniz’den kümelenmiş yoğun ve alçak bulutların, gemi misali Boğaz’da ilerlemesini görmek. Yine Boğazda sisli sabahlarda, karşı tarafın görünmemesi, yerle gök ayrımı olmadığı o anlarda bir balıkçı takasının sislerin arasından aniden çıkarak şaşırtması, denize dalmış giderken bir anda bir sürü siyah yüzgeç görüp, “Orada ne var acaba?” diye merakla bakarken, bir yunus sürüsünün sakin sakin dala çıka gidişine şahit olunması. 

Gökkuşağı en çok bu şehre yakışır mesela, her İstanbul’da yaşayan gibi defalarca şahit oldum Asya ile Avrupa’yı tepeden birleştiren o yedi renge.

Orada çalıştığım süre içinde öğle aralarında çok fazla düştüm. Çünkü hiç önüme bakamadım. Gözüm hep tarihi binalarda, ayrıntılarındaydı. Sirkeci’den Eminönü’nde belli bir noktaya kadar gidiş ve dönüşe ancak müsaade ediyordu öğle aram. Her gün farklı bir yapı, her gün tarihin başka bir dilimi vardı gözümün önünde. Ve kaçırmak olmazdı. Güzelim Tarihi Postane ve o sokaktaki tüm binalar. Favorim Vlora Han… Halâ rüyalarıma girer, gül tomurcukları, çiçek desenleri, işçiliği, pencere ve balkonlarının zarafeti… Bundan yüz-yüz elli yıl önce kimler yaşıyordu buralarda? Şimdi hep iş yeri olan bu binanın kapısından kimler çıkıyordu? Şu işlemeli pencereden aşağıya, sokağa bakan kimdi? Ve o sırada neler yaşıyordu? Kimler geldi kimler geçti o sokaklardan. Ne savaşlar, işgaller ne barışlar ne devletler… Tarihi İstanbul diyorlar ya Yarımada’ya… Tarih gerçekten altı, üstü, sağı, solu her bir köşesi. Yeni Camii (benim için de yem attığımız güvercinlerle bir bütün), Mısır Çarşısı… Biraz daha ilerleyince Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den gelen büyüleyici “gel gel” diyen kahve kokusu. Bak şimdi de kokusu geldi burnuma. 

İstanbul her keşiften sonra yeni bir perdesini açıyor gibi hissederdim.

Her bir sokakta ayrı doku, ayrı tat, ayrı koku… 

Bazen de yokuş yukarı çıkardım. Hani şu bayramlarda haberlerde televizyonda gördüğümüz halkın ucuz alışverişinin merkezi olarak tanıtılan Mahmutpaşa civarına. Alışveriş için aradığınız her şeyi bulma vaadi vardır oraların. Bulursunuz da, her kaliteden her şey mevcuttur. 

Ama asıl orada gizlenen tarih… İlginç gelip de sağlı sollu orada ne aradığını merak ettiğim, sokağın geneline pek uyumayan, aralarda derelerde gördüğüm kapılardan geçtiğimde, kendimi bir anda bir hanın avlusunda bulurdum. Kısacık öğle arası için bulunmaz nimet değil mi? Gözlerimi kapatıp, çeyizcileri, havlucuları, yüncüleri, kumaşçıları, tabelaları kaldırıp, kendimce zamanda yolculuk yaparak, eskiden nasıldı hayal etmeye çalışırdım. Hep kafa yukarıda, arada gözler kapalı hayal dünyasında. Sonuç? Turistik keşif tadında öğle aram hoooop yerde biter, yaralı dizlerimi ovuşturup, kaçan çorabıma bakıp işe nasıl döneceğimi düşünürdüm. Allahtan çorapçı istemediğin kadar çok, burası Mahmutpaşa. 

Bazen de zaman kısıtı sebebiyle tek bir hedef: Gülhane Parkı’nın Sarayburnu tarafından girip, çınar ağaçlarının ihtişamına, çiçeklerinin rengârenkliğine (hele lâle zamanı çok başka) hayran hayran geçer, parkın arka kapısından çıkarak daha yukarıya Soğuk Çeşme Sokak’tan tarihi evlerin arasından Ayasofya’ya (oraların bu günkü gibi çetrefilli olmadığı zamanları anlatıyorum tabii). Ya da Sirkeci Garı’nın önündeki duraklardan tramvaya atlayıp Sultanahmet Camii civarlarına, Kapalıçarşı’ya. Ayrıntılı dolaşmaya bir öğle arası yetmez ama dört yıl boyunca bende öğle arası çoktu. Parça parça, bir önceki gün kaldığım yerden, hikayesiyle, tarihiyle… Bazen de tekrar tekrar. Kimi öğlen bu geziler, kiminde de (bence) dünyanın en güzel manzarasını, Sarayburnu’nda, Topkapı Sarayı’nı arkama alarak deniz kokusu ciğerlerimde seyretmek. Karşıda köprüler, Üsküdar, Kadıköy, Haydarpaşa, Kız Kulesi, sağım Marmara Denizi, adalar, solum Karaköy’den, Dolmabahçe, Ortaköy’e kadar…

Anlat anlat, git git bitmez, tükenmez, her gün yeni keşif, yeni bir şeyler.

Yani bu bulunmaz fırsatı sonuna kadar değerlendirdim. Hem okudum, hem araştırdım hem de araştırdığım merak ettiğim yerlere gitmeye çalıştım. Kapılarını açtı, yeni yerleri, çok az kişinin bildiği yerleri, hikayesi olan, her bir uygarlıkla hikayesi değişen yerleri önüme çıkardı İstanbul. Sevgim de merakım da beslendi, arttı, arttı…

Uzun zaman ayrılan keşif gezileri ayrı tabii. Sayısız yer, tarihi, turistik mekan. Taksim, İstiklâl Caddesi, ara sokakları, bağlantı yolları, Asmalı Mescit, Galata Kulesi ve civarı… Haftalar yetmez yine eksik kalır. Kaybola kaybola bulduğum yeni yerler, mucize gibi manzaralar, denize bakan sokaklar, adaları ayrı, Marmara’dan Boğazın girişi, Karadeniz’den çıkışı boyunca ve her iki yakada genişleyerek bitmeyen İstanbul.

Tatlı bir sevgilidir o…

İlgi ister, merak edilmek ister, beslenmek ister, beğenilmek ister, koluna girip gezilmek ister. 

Öyle yarım yamalak sevilmez, “rağmen”leri yoktur mesela. “Trafiğe rağmen” derseniz, trafikle karşılar, “Keşmekeşe rağmen” derseniz öyle bir karıştırır ki ortalığı kendinizi bile kaybedersiniz, “Çok büyük” derseniz ucunu bucağını bulamazsınız, “Uzak” derseniz gideceğiniz yere, uzaklığa uzaklık ekler ulaşamazsınız, “Pahalı” derseniz, bir simitle Boğaz kenarında onun tadını çıkartmayı beceremezseniz, zaten olmaz bu iş, baş edemezsiniz. O tam sevilmek ister, koşulsuz… İşte o zaman size tüm güzelliklerini sunar, kucağını açar, başka şehirde hayal bile edemeyeceğiniz gizlerini, gizemlerini açıklar, farklı yüzlerini, muhteşem güzelliklerini sunar. İstanbul’da yaşamak bir şey değildir, İstanbul’u yaşamak çok şeydir.

Umut şehrim
Hayal şehrim,
Umutlarımın en çok kırıldığı zamanda umut veren
Beni büyüten
Kucağında şefkatle teselli eden
Hayal etmeyi öğreten
Hayal bile edemediklerimin gerçekleştiği şehrim…

İstanbul’dan daha güzel teselli eden şehir yoktur mesela. Ana gibidir o sarar sarmalar. Ağlayan çocuğu ile ilgilenir, oynar, oyalar, gülen çocuğuyla keyfine diyecek olmaz. Boğaza indiniz, denizse deniz dediniz…Teselli olmadı mı, görmeyi bilmiyorsunuz mirim. Bakın şurada tankerlerin arkasında yunuslar hoplaya zıplaya yarışıyor, diğer tarafta bir şehir hatları vapuru tüm asaletiyle size doğru geliyor. Az ötede bir karabatak şimdi daldı, kim bilir nereden çıkacak, şöyle bir kaldırın kafanızı martılar hangi şehirde bu kadar güzel dans ediyor. Sağına bak Boğaziçi, soluna bak İkinci Köprü… Bir dakika gözünü kırpmayan, yirmi dört saat yaşayan bu şehirde, gündüz iki yakanın ortasında masum bir kolyedir onlar, gece ışıl ışıl birer gerdanlık… 

Haydi bırakın kendinizi kollarına, açın ruhunuzu bakın nasıl ferahlıyorsunuz. Denizle aranız mı yok?  Biraz tepelere, ormanlara gidin o zaman. Bitki örtüsü, asırlık ağaçları kucaklasın sizi, alsın tüm kederinizi. Baharsa mimozaları, erguvanları, yaz ise ortancaları başka hiçbir şehirde bu kadar coşkulu göremezsiniz. Zaten neşeliyseniz, siz coşun, İstanbul coşsun, coştursun.

“Yaktın beni İstanbul”, “Seni yeneceğim İstanbul”, “Sen mi büyüksün, ben mi İstanbul?” Geldi mi hayatımıza da monte ettiğimiz o film sahneleri gözünüzün önüne?

Offf… Nazlıdır İstanbul, öyle hoyrat cümlelere gelemez… Ne istersiniz ondan? Bir şehirle neden iddialaşır, savaş açar, mücadeleye girersiniz, hepsi kendinizle, insanla ilgiliyken, suçu neden İstanbul’a yüklersiniz? Güçlüdür bir de o, ne yenebilirsiniz ne de ondan büyük olabilirsiniz.

“Taşı toprağı altın şehir” dediler hep onu maddeleştirdiler, herkes bir parça da benim olsun diye koştu, hırpaladı, yıprattı İstanbul’u. Mağdur olmayı sevmez İstanbul, o mağrurdur. 

Güngörmüştür İstanbul. En eski şehirlerden biri olduğundan anlatacakları bitmez, otur yamacına ve dinle… Her yapılan kazıda şehrin tarihi değişir. En son 8.500 yıldı… Değeri sadece toprağından değil, her yanının tarih olmasından, muhteşem güzellikte ve binlerce yıllık dolu dolu kültür hazinesi olmasındandır.  

Sevilmeye en layık şehirdir İstanbul. Onu seveni hep hayranlıkla izlemişimdir. Bir gün Bandırma’dan Yenikapı’ya gelen arabalı vapurda, Marmara Denizi üzerinde, İstanbul daha siluet halinde görünürken, yanımdaki turistin gözleri dolarak “İstanbuuul” diye bağırmasını hiç unutmam mesela. Bir de 4. Levent’teki ikinci işyerimden kızlar grubu olarak Boğaz’a indiğimizde, doğma büyüme İstanbullu canım dostumun deniz kenarında o kadar kalpten, o kadar içten kollarını açarak “SENİ SEVİYORUM İSTANBUL” diyerek seslenişini… Halâ hatırladığımda içim titrer. Bir başkadır İstanbul sevgisi.

Artık İstanbul’da yaşamıyorum. Ama ayrılamadım. Vazgeçilemeyen sevgili o. Her gidişimde daha köprüye yaklaşırken gözlerim doluyor. “Ben geldim İstanbul’um” diyorum. En sağ şeritten mümkün olduğunca yavaş yavaş gidiyor, yedi tepesini yedi bin duyguyla içime çekiyorum. Hiç şaşmıyor… O da muhakkak o anları bir sürprizle şenlendiriyor, karşılama yapıyor. 

Canım İstanbul’um… 

Senin aşkın bitmiyor…


Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Genel oy oranı / 5. Oylama Durumu

Şu ana kadar değerlendirme yapılmadı! Bu gönderiye ilk değerlendiren siz olun.

Bu yazıyı beğendiğinize göre...

Bizi sosyal medyada takip ediniz.

Bu yazı size hitap etmediği için üzgünüz!

Kendimizi geliştirelim!

Hoşunuza gitmeyen noktalar neler oldu?

Abone Olun
Bildir
guest
16 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Gülben
Gülben
16 Mart 2024 09:13

Ah güzel İstanbul, adına bu kadar çok şiirler, şarkılar, yazılar yazılmış başka bir şehir var mıdır acaba dünyada. Bir zamanlar kibar ve saygılı insanların dolaştığı sokaklarında şimdi kaçak göçmenler, sonradan görmeler, edepsizler dolaşıyor. İçler acısı bir durum. Ama sayenizde İstanbul’un o unuttuğumuz yüzünü, kendini sevdiren tarafını tekrar yaşadım, kaleminize sağlık.

Candan
Candan
29 Şubat 2024 09:33

İstanbul gibi bir şehre sadece 1.5 sene dayanabilmiş bir İzmir aşığı ve İzmirli olarak gidip gezesim geldi

Meral Göktaş
Meral Göktaş
27 Şubat 2024 09:01

Ah Simoşum, öncelikle hiç abartısız okuduğum en güzel İstanbul yazısı eline yüreğine sağlık arkadaşım. O kadar duygulandım ki okurken (kızlar grubunun bir üyesi olarak) o günleri ne kadar özlediğimi farkettim. Her cumayı iple çekerdik acaba Simla bizi bugün nereye götürecek diye. Her cuma günü senin sayende İstanbul’un en güzel yerlerini keşfettik. O günleri hiç unutmayacağım tekrar tekrar teşekkür ederim o güzel günler için. ♥️

Gülseher Türkdönmez
Yazar
26 Şubat 2024 23:36

Ah Simlacanım, ne yaptın sen. Ağlattın beni. Sen gittim sanma, ne İstanbul’dan ne de bizim içimizden. Hep buradasın, biliyorsun bunu. Her geldiğinde İstanbul da biz de kucağımız açık seni bekliyor oluyoruz. Dostluğumuz, kızlar grubumuz İstanbul kadar renkli, doyurucu ve içten. Biz seninle İstanbul’da iki Ankaralı olarak başlasak da İstanbul’un ruhuyla bütünleşen ruhumuzla İstanbullu olduk yirmi küsur yıldır. En büyük şansımız da küçüklüğümüzden beri yarı zamanımızın İstanbul’da geçmiş olması.
Sen İstanbul’da yaşarken de bir İstanbul sevdalısıydın, şimdi ondan ayrı daha da bir sevdalandın. Ayrılık da sevdaya dahil ya…
İstanbul’u kim böyle güzel anlatabilir. Emeğine, gönlüne sağlık canımmm…
Seni seviyorum

Sercan Akdoğan
Sercan Akdoğan
26 Şubat 2024 22:11

Ah güzel İstanbul, ne güzel anlatmışsınız ne güzel yaşamışsınız.

Aslıhan Özbek
Aslıhan Özbek
26 Şubat 2024 10:49

İlk yorumun benden gelmesini çok isterdim bu yazıya, kaleminize sağlık. İstanbul’da yaşayıp da İstanbul’a ne kadar uzak kaldığımı sayenizde anladım. Doya doy yaşamam lazım bu şehri, sindire sindire her bir köşesini, güzelliğini özümsemem lazım, Boğaza inip “SENİ SEVİYORUM İSTANBUL” diye haykırmam lazım. Bu şehri ne kadar çok sevdiğimi unutmuşum, sayenizde tekrar hatırladım.

BEAD
BEAD
26 Şubat 2024 10:43

Gurbet ellerde İstanbul hasreti ile yanan ben, sayenizde İstanbul da buldum kendimi yazınızı okurken. Özlemle yazılmış tutkulu mükemmel bir İstanbul yazısı. Harika, mükemmel, çok ama çok güzel. Kaleminize sağlık.

msgaye
msgaye
26 Şubat 2024 10:39

İstanbul hakkında o kadar çok şiir, şarkı, yazı yazıldı, bir çoğunu da okumuşumdur, bir kısmını ezbere bilirim bir İstanbul aşığı olarak ama hiçbiri bu kadar içten duygularla yazılmamıştır sanırım. Satırlarınızda sizinle beraber İstanbul’u gezdim, gözlerim doldu. Kaleminize sağlık

Okumaya Değer
Hikayemi arar dururum. Zannederdim ki ruhum genişledikçe cümlelerim büyüyecekti. Küçüldüm küçüldükçe büyümeyi öğrendim. Cümlelerim marazlıydı, bunun için önce ruhumu zedelediler…
16
0
Yorumlarınızı merak ediyoruz.x